.: Türkiye’den Göçün Nedenleri

Türkiye’den göçü zorunlu kılan nedenler sadece ekonomik değil elbette. Göçü zorunlu kılan siyasi nedenler de az değil. Ekonomik nedenlerle göç edenler kadar çok ve yaygın olmasa da, siyasi olgu da oldukça eski bir geçmişe sahip. Başlangıçta Türkiye göç alan ve veren bir ülke konumundan zamanla sadece göç veren bir ülke konumuna gelmiştir. Özellikle; “Osmanlı imparatorluğunun çöküşü ile birlikte kaybedilen topraklardan ana yurda göç hareketi olmuştur.”[1]

Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve ardından Lozan antlaşması ile belirlenen sınırlara göre Türk nüfusun bir kısmı Yunanistan’da kalmış ve aynı şekilde Türkiye’de kalan bazı Rumlar da bir savaşın ardından kendilerini güvende duyumsamadıkları için Yunanistan’a göçmek istemişlerdir. Bu çok az sayıda gönüllü göç etmek isteyenlerden başka Nüfus değişimi antlaşması çerçevesinde Yunanistan’daki Türkler, Türkiye’ye ve Türkiye’deki Rumlarda istemeseler de Yunanistan’a gönderilmiştir. Belki de bu Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk göç hareketidir. Bu hükümetler arasında varılan anlaşma ile insanlar onlarca, yüzlerce yıl yaşadıkları yurtlarından zorla kopartılmış ve büyük dramların yaşanmasına neden olunmuştur.[2]

Yukarıda da belirttiğimiz gibi; 1960’lı yıllara kadar Türkiye göç veren ülke olduğu gibi göç alan ülke de olmuştur. Balkanlardan çoğu Müslüman kökenli olan çok sayıda göç kabul etmiştir. Balkanlardan gelen göç dalgası Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar. Kafkasya’dan Azeriler, Çeçenler, Kırımdan Tatarlar ve Musul, Kerkük’ten Türkmenlerdir. Birinci Dünya Savaşı ve ardından Osmanlı İmparatorluğunu tarih sahnesinden silinmesi ve Balkanlarda ve Kafkasya’da oluşan yeni ulusal devletler ve bu devletlerin sınırları içinde kalan Müslümanların Türkiye’ye göçünün asıl nedeni olmuştur.

Azınlıkların Göçe Zorlanması

Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında ulusal bir devlet kurma çabaları, aşırı milliyetçiliği körüklemiş ve yaşanan mali sorunlar aşırılıklara varan uygulamaları gündeme getirmiştir. “1938-1940 yıllarında azınlıkları terörize eden “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları”[3] gibi uygulamalarla halkın da gayrimüslimlere tepkilerinin oluşmasına neden olunmuştur. Bu ve buna benzer olaylardan dolayı kısmi göçler de yaşanmıştır. Bu kısmi göçlerden başka toplu göçlerde yaşanmıştır.

“1932’de çıkan bir kanunla, emek – yoğun bazı işlerde sadece Türk olanların çalışması kararı alındı. Bu işler amelelik, kapıcılık, garsonluk, hademelik türünden işlerdi. Kentlere göçü hızlandıracak ve burjuvaziye ucuz işgücü sağlayacak bu karar nedeniyle 35 bin Rum Türkiye’yi terk etti.”[4]

İlk göç hareketleri ve Türkiye’den ilk göç yollarına çıkanlar Azınlıklar ve gayrimüslimlerdir. Azınlıkların göç hareketi sadece İstanbul’la da sınırı değildir. Anadolu’nun bir çok şehrinde bu olgu yaşanır bu dönemde. Azınlıklara ve gayrimüslimlere yönelik birçok saldırı olur. İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Şükrü Saraçoğlu hükümeti döneminde Almanya’ya yakın bir politika izlenir. Nazi Almanya’sındaki birçok uygulama hayata geçirilir. Varlık vergisi de bu uygulamalardan biridir. Azınlıklara yönelik bu ağır uygulama daha çok Yahudileri hedef alır. Azınlıklara ve gayrimüslimlere yönelik saldırılar. 1955 yılında doruk noktasına ulaşır. Tarihe 6-7 Eylül olayları olarak geçen bu olay Türkiye’nin yüz karası olarak kalır. “6 ve 7 Eylül günü olanların ardından İstanbul’da 279 gün sürecek sıkıyönetim ilan edilir. 27 Mayıs 1960’ta Başbakan Adnan Menderes ve Demokrat Partililer Yassıada’da yargılandılar. Davada, bu iki gün boyunca olanların bilançosu şu rakamlarla açıklandı: 3 ölü, 30 yaralı; 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 1 fabrika, 3.584’ü Rumlar’a ait olmak üzere, 5.538 ev ve dükkân… Yargılama sürecinde Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalanmasının bir tertip olduğu açığa çıkar… Çıkar ama ne fayda. Yüzyıllarca bir arada yaşayan İstanbullular’ın neredeyse tamamına yakını artık göç etmiştir.”[5]

Yaşanan bu acı olaylardan çok da ders çıkartılmaz. Bu acı olayların üzerinden daha çok geçmeden, Kıbrıs da yaşanan gerginlik bahane edilerek ”1964’te 12 bin Yunan pasaportlu Rum sınır dışı edildi. Oysa onların Türkiye’de kalması kararı 1930’da Atatürk ve Venizelos tarafından imzalanan bir anlaşmayla garanti altına alınmıştı. Bu insanların da gitmesiyle Türkiye’den ayrılanların sayısı 40 bini buldu. Bu insanların bütün mal varlıklarına, bankalardaki paralarına el kondu. Sadece 20 kilo kişisel eşya ve 22 dolar da para götürmelerine izin verildi.”[6]

Yukarda da belirtiğimiz gibi olaylar İstanbul ile ve Rumlarla sınırlı kalmaz ve Anadolu’nun birçok şehrinde ve değişik azınlıklara karşı sürer. “1955’te 6-7 Eylül Olayları sonrasında Katolik Gürcüler batı ülkelerine göç ettikleri için bir “Gürcü cemaati” kalmamıştır. Batı’ya göç etmelerinden önce 10 bini aşkın Gürcü’den 500 kadarının kaldığı sanılmaktadır.”[7] Karadeniz Bölgesindeki çok sayıdaki Rum, Gürcü bu gün artık yoktur. Aynı şekilde Doğu ve Güney Doğudaki Ermenilerle Ege ve Akdeniz’deki Rumlar da artık yoklar. Hepsi bu toprakların yerlisi olan bu halklar ya göç etmiş yada göçe zorlanmıştır.

Anadolu ve Yukarı Mezepotanya’nın en eski inançlarından biri olan Yezidilik üzerine çok şey bilmiyoruz. Ancak 1980’lı yıllarda başlayan ve hızla gelişen bölgedeki dini akımlar yüzyıllardır baskı görmüş Yezidileri vatanlarından etmeyi başardı. “Ulaşılabilen az sayıdaki kaynaktan, bu cemaatin, zaman zaman uğradıkları baskılar nedeniyle yaşadıkları topraklardan, dünyanın değişik yörelerine göç etmiş olduklarını öğreniyoruz. Müslümanlar tarafından ehl-i kitap kabul edilmeyen Yezidiler, Müslüman Kürtler de dahil olmak üzere pek çok kesim tarafından baskı görmüşler. Türkiye’de 1985 yılındaki nüfus sayımına göre 22 000 kadar bir Yezidi nüfustan bahsedilirken bugün 450 kişiden bahsedilmektedir. Dünyada ise toplam 150 000 kadar Yezidi olduğu sanılmaktadır. Türkiye’de yaşayanlar Siirt, Batman, Mardin, Nusaybin, Urfa, Hakkari, Viranşehir ve Midyat’ta yerleşiktirler.”[8]

Öteden beri bir din olarak kabul görmeyen ve diğer dinlerden misyonerlerin ısrarla kazanmaya çalıştıkları Yezidiler de göç yollarında karşılaştığımız topluluklardan biri. “Diyarbakır’ın Batman ilçesindeki 24 Yezidi köyü adeta bir hayalet kasaba görünümünde. Gençlerin çoğu ya Almanya’ya ya da Hollanda’ya gitmiş. Kalan Yezidi köylüleri ise geçimlerini oğullarının gönderdikleri parayla sağlıyor. 24 köyde yaklaşık 80 Yezidi yaşıyor.“[9]

Yine bu bölgenin en eski haklarından olduğu bilinen Süryanîler de  artık çok az sayıda bu bölgede yaşamaktadırlar. Özellikle 1980’dan sonra göç yollarında gördüğümüz bir topluluk da Süryanilerdir. Öncelikle İstanbul’a göçen Süryaniler şimdilerde Avrupa’nın değişik ülkelerinde, yoğunlukla da İsveç’te yaşamaktadırlar. Tanıdığımız bir Süryani dostumuzun memleketi olan Midyat’ı terk ediş nedeni olarak; artan dini gericiliğin gündelik yaşamda oluşturduğu zorluklar olduğunu anlatması bizi hem utandırmış hem de bu durumdan sonsuz bir üzüntü duymuştuk.

Binlerce yıllık tarihi içinde bütün bu halkların ve inançların bir arada kardeşçe yaşamasının olanaksızlaşması, bir birine bu tahammülsüzlük Anadolu’nun bin bir renkten oluşan mozaiğinin bozulması, renklerini yitirmesi ve sonuçta siyah beyaz kalması anlamına gelmekte.

Hasan KAYA


Kayanakça:

 [1] M.Vedat Pazarlıoğlu, 1980-1990 Döneminde Türkiye’de İç Göç Üzerine Ekonometrik Model Çalışması

[2] Konuyla ilgili olarak: Yaşar Kemal, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana  ve Karıncanın Su İçtiği adlı romanları.

[3] Radikal Gazetesi 5 Aralık 1999

[4] Radikal Gazetesi 5 Aralık 1999

[5] Zip İstanbul Dergisi, Sayı 112, 01 Mayıs – 16 Mayıs

[6] Radikal Gazetesi 5 Aralık 1999

[7] Devrimci Demokrasi, Yıl :1 Sayı:15 16-30 Eylül 2001 15 Günlük Siyasi Gazete

[8] Sema Onurlu, Mozaik

[9] Ece Bilgin, Milliyet Yaşam 13 Ekim 2000

Paylaş