Tek kişilik bir oyundur bu. Sahne karanlık değil, daha çok loş, az sayıda dekor, tepede soluk yanan ışığın altında siyah gömlek, siyah pantolon durmadan konuşan bir adam…

Sahneyi kimse ile paylamamak içindir, oyunun tek kişilik olması, yoksa bu oyunda onlarca oyuncu pek ala olabilir.

Müzik hemen hemen hiç yok, hatta yok. Son perdenin bitiminde yağmurlu bir aşk şarkısı, kirli adamların ayak seslerine eşlik edecek hepsi o kadar.

Müzik yerine arka fonda ayak sesleri kullanılıyor. Yüzlerce binlerce askerin ayak sesini andırıyor. Poliste olabilir. Evet, evet polis bunlar, düzensiz yürüyorlar lümpence rap rap geliyorlar.

Birden kalabalık ayak sesleri düzensizleşiyor, sahneyi basacaklar gibi oluyor, koltuklarımıza yapışıyoruz. İşte tam burada gülümsüyor keyifli. Yok, bu rol gereği değil, rolün dışına çıkıyor, doğaçlama yapıyor.

“İşte böyle ne haber” diyor sanki sahnenin tam ortasında üzerinde ışıklar…

“Ölmüştür geçmiştir”

Güncele gönderme yapıyor, ölen bir çocuğun arkasından, acımasızlığın sesi, ruhsuz, sıfatsız bir ses bu, ama nefret dudaklarına yapışmış sırıtıyor.

Sanki yüzünü buruşturuyor, “oyun bu” diyor “yoksa ben diktatör değilim” demeye getiriyor. “Her şey halkım için” derken sağa doğru dönüyor.

Yanımda oturan bir anne kendini oyuna kaptırmış; “Meymenetsiz” diye mırıldanıyor, duyar, diline dolar diye korkuyor, alt dudağını ısırıyor. Belki dilini de adam akılı ısırmıştır.

Neyse ki; o hep sahneye göre sağda oturanlara dönüyor, en çok onlara oynuyor. Bu tarafa, biz uzak kalıyor. Haliyle hep onlar alkışlıyor, hep onlar “Yaşa” diye bağırıyorlar…

Oyun bitsin artık, bir daha oynanmasına da; saate bakıyorum, az kalmış bitti bitecek…

Hasan KAYA
23 Mayıs 2014 Cuma