.: Kör öfken kime?

Şehir şehir gezdi şiddet; çoluk çocuk parmakları ile kurt işareti yapıp linç girişimlerinde bulundu “Memleket sahipsiz değil” dediniz. Sonra o çocuklar birilerinin elindeki maşa olup güvercinleri vurdu, dur demediniz.

Sokaklar, okul önleri savaş alanı oldu yine görmezden geldiniz. Çetecilik oynayan gençlerin bir elinde bayrak, sustalı bıçak diğerinde… Paslı hançerlerin delip geçtiği edebiyat kitabının sayfaları arasında yaralanırken bir Cahit Sıtkı Tarancı şiiri, kanayan dizelerin çığlığını duymazdan geldiniz.

Ortalık toz duman, kurtlar çakallar pusularından çıkıp zil taktılar, oynuyorlar ağlayan anaların gözlerinin önünde…

Büyük şehirlerin kaldırımlarında yatan sokak çocukları, işsizler, bu açlar bizim. Ağlayan, zılgıtlarla ağıt yakan analar bizim. Başımız önümüzde, yüzümüzü yere düşürdü yoksulluk. Hadi seslenin kızlara, kınayı getirsinler…

Sustuk susuyoruz, ülke bölünecek korkusu yapıştı yakamıza. Sokaklar konuşuyor; vuran vurulan, yarasını sevdiğinden saklayan çocuklarımızın kanı üzerinden bir oyun oynanıyor.

Savaş çığırtkanı, asker eskileri, köşe yazarları kan diyor, sureleri, ayetleri paketleyip perakende din satan siyasiler, öfkemizi sokağa çağırıyor.

Söyleyin hadi; sokağa düşen öfke kalktığında önce kimi vuracak?

Yıllardır eğip bükülen biz, örsle çekiç arasında devletin istediği yurttaş olmaya zorlandık. Hiç aklınıza gelmedi; devleti bize, bizim isteklerimize ve ihtiyaçlarımıza göre yeniden şekillendirmek.

Kolayı bırakıp zoru yapmaya kalktınız.

Olmadı.

Bizim bize, bizim kardeşimize yakıştırdığımız kimliklerimizle yan yana durmamızdan korktunuz. Bu toprakların al kızıl gülü, sarı gülü, beyazı, güller arasında gül kokusundan korktunuz.

Resmi kimliklere, tanımlara uyulmasını beklerken, Kürdü Türk, Alevi’yi Sünni yapmak istediniz. “Hıra dağı kadar Türk, Tanrı dağı kadar Müslüman” olmayanların bazen diline sövdünüz, inancına laf ettiniz, bebelerinin adını beğenmeyip, türkülerini yasakladınız.

Acımıza acı kattınız, kardeşimizin acısını eloğlu duydu biz duymadık…

Bildiğiniz bildik, çaldığınız kimin düdüğü bilemedik. Başınızda ulusalcı/milliyetçi yeşil çuval “Allah bir, dil bir” olacak dediniz. İnkâra inkâr, yalana yalan katıp yemin billâh ederek yorgun toprağı, dağları dövdü bombalar, cennetini kardeşimize cehennem ettiniz.

Yine de kabahatin büyüğü bizde, düşlerimizi yetim koyduk bir Eylül sonrası, sararıp düştük kendi derdimize. Kapatıp kapıları, yok edemedik insanın insana kulluğunu.

Öfkelidir elbet Karadeniz, küstür Akdeniz, Ege. Susar demez bir şey, geçit istesen de vermez artık Toroslar. Munzur yaralı, Nurhaklar, Cudi kanlı gözyaşlarını Fırat’a katar kuşluk vakti sabaha karşı.

Şehirleri memleketimin, dağları yüksek yaylaları ve de denizleri, banka hortumlayanların, yol kesip haraç alanların, bir de bin kez tövbesini bozanlarla bayrak sallayanların elinde kaldı…

Şimdi değilse ne zaman, DUR diyeceğiz.

Hadi aç kollarını, Fırat’ın öte yakasında kırk davul, kırkı beride, kırkın kırkı dengi dengine bizi bekliyor kardeşlik halayı…

 Hasan KAYA
02 Kasım 2007 Cuma