Hasan KAYA

Yazı yazan insanların kafasında hiç kimsenin düşünmediği, hiçbir yazarın daha dokunmadığı “o yazı”yı yazma isteği vardır. Her başladığımız yazı en iyi, en güzel yazımız olmaya adaydır. Bu düş, yazıya son nokta konduğu ana kadar sürer. O son nokta konduğunda, yazar o en güzel yazısını yine yazamadığı gerçeği ile yüzleşir. Buna üzüldüğünü düşünenler yanılırlar. Çünkü “o en güzel yazı”yı yazma serüvenidir aslında yeni yazıların yazılmasını olanaklı kılan.

Kimi çok çetrefilli konularda arar en güzel yazısını, kimi de sabah rüzgârında savrulup düşen yaprağın hafifliğinde. Yazar her zaman kafasında kurguladığı, gün içinde küçük notlar alarak yazmaya hazırlandığı yazısını yazmaz. Masaya oturup yazmaya başladığında, usuna düşen tek bir sözcük ile yazının tüm akışı değişebilir düşünülenin çok uzağında bir şeyler yazabilir…

Bunun değişik nedenlerini saymak mümkün. Ama yaşadığınız ülke Türkiye ve yazdıklarınız Türkiye üzerine ise, bunun en büyük nedeni gündemin hızla değişmesidir dediğimizde buna kimse itiraz edemez…

Örneğin son birkaç günün gündemini saymaya kalksanız, elinizin parmakları buna yetmez. Olayların gelişimi o kadar hızlı, çarpıcı ve trajiktir ki, hiç birini atlayamaz, kafanızdaki yazıda kalamazsınız. Bu yüzden de gün içinde uğraşıp kurguladığınız yazınız bütün anlamını ve değerini bir anda kaybedebilir. Bırakın kafanızda kurguladığınızı, yaşadığınız bir güzelliği yazmayı dahi sürekli erteler, bir türlü yazamazsınız.

Diyelim izin yaptınız, güzel yerler, iyi insanlar tanıdınız. Denizin mavisi, ayaklarınızın altındaki ince kum, papatyaların saf, temiz güzelliğinden söz eden arkadaşınıza neden fesleğenleri sevdiğinizi, dokunuşun güzelliğinin kokuya dönüşmesini, ajanslara düşen haberleri okudukça anlatmak olanaksızlaşır.

Günlerdir Hacıbektaş’ta tanıştığım Ahmet’i anlatmayı, Aydın’dan söz etmeyi gezdiriyorum aklımda. Anadolu’nun ortasında küçük bir kasabada günlük gazete çıkarmak nasıl bir şeydir, üç beş okurumla paylaşmayı isterdim. Resmen bir Don Kişot hikâyesi anlatmak istediğim. Anlatabilseydim; düşlerine sadık insanların samimi, içten duruşu, inanmışlık ve sevgi olacaktı anlatılacaklarımın özeti.

Yazmak istediklerim bunlarla sınırlı da değil elbet. Çok şey var henüz diyemediğim,  sırası zamanı gelmeyen… İstediğini yazamamak, bizim eli kalem tutanların yazgısı gibidir. Onlar istemediği şeyleri, mecbur kaldıkları için yazarlar hep. Yazarlarımız en verimli çağlarında başka işler yapmak zorunda kalırlar. Şairlerimiz geçim sıkıntısı içinde iki dize için yıllarca hapis cezalarından sonra, bir huzur evinde şiire küserek sessizce aramızdan ayrılır giderler.

Sonra, arkalarından, ne büyük, ne güçlü kalemler olduklarını yazıp çizmeye başlarız. Kaç kişi bilir Enver Gökçe’yi ki…

Geçenlerde bir günlük gazetemizin ekinde, Hasan Hüseyin’i, şiirlerini besteleyerek Ahmet Kaya’nın meşhur etiğini yazıyordu. Gerçek ise Hasan Hüseyin, şiirimizin o büyük ustası, faşistlerin hedefi olacak, evi yakılacak kadar meşhur iken, Ahmet Kaya daha kısa pantolonla sokakta misket oynuyordu. Çok sonra o da büyüyecek, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif ve Nazım Hikmet şiirleri besteleyerek halkın sevdiği gür sesli öfkesi olacak ve Fransa’da sürgünde ölecekti…

Neresinden bakarsanız bakın kendimizle ilgili bilgilerimiz yarım yamalak, eksik ve çoğu derme çatmadır. İşin garibi de bütün bunlardan habersiz oluşumuzdur.

Belki de bu yüzden haklı olarak Aziz Nesin’in yakındığı o durum oluşmuş, romancımız, ressamımız dahi politik yazılar yazmak, felsefe kitapları yayınlamak zorunda kalmıştır. Aziz Nesin kendisi ile yapılan bir söyleşide, Felsefenin Temel İlkeleri kitabının çevrilerini neden yayınladıklarını anlatırken, bu ülkenin aydınlarına yüklediği anlamsız işlere vurgu yapıyordu. Üstelik o günlerde henüz ülkede bir imamdan cumhurbaşkanı, başbakan da yoktu.

Anlayacağınız şimdi işimiz daha zor. O güzel yazının peşine düşmek daha zor ve daha uzak bir düş şimdi. Hayatın her alanına dinin ağır, kasvetli havasının sindiğini ve hayatın renklerini giderek soldurarak karalara bürüdüğünü görmezden gelemeyiz.

Ülke demokrasinin tüm nimetlerinden yararlanacak, daha demokrat, daha çağcıl, özgürlükçü olacak teranesi, türbana indirgenmiş bir demokratlık ve özgürlük olarak sürdürülüyor. Akan kan, anaların döktüğü gözyaşı bir kenara bırakılarak ülkenin tüm sorunları, din – türban ekseninde şekillen politikalara indirgeniyor.

Hasan KAYA
15 Ekim 2007 Pazartesi