Bir çocuğun başka bir çocuğu öldürdüğü bir ülkede artık yalnızca suçtan değil; bir düzenden, bir siyasal akıldan ve bilinçli tercihler bütününden söz etmek gerekir. Çünkü bu ölümler ne “tekil”dir ne de rastlantı. Bunlar, yıllardır adım adım kurulan bir toplumsal iklimin, hoyrat bir siyaset anlayışının ve sistemli bir ihmalin kanlı sonucudur.
Bugün sokak aralarında birbirine bıçak çeken çocuklar bir anda ortaya çıkmadı. Onlar, gelir adaletsizliğinin olağanlaştırıldığı, yoksulluğun kader diye sunulduğu, zenginliğin ise kutsandığı bir düzenin içinde büyüdü. Siyasal iktidar, yoksulluğu ortadan kaldırmayı değil; yoksulluk üzerinden yönetmeyi seçti. Sosyal haklar, yurttaşlık hakkı olmaktan çıkarılıp yardıma, sadakaya dönüştürüldü. Çocuklar ise bu düzenin en korunaksız kalıntıları hâline geldi.
Ekonomik çöküş yalnızca cüzdanları değil, hayatları da parçaladı. Aileler dağıldı, evler daraldı, gelecek ufku karardı. İktidar bu yıkımı onarmak yerine öfkeyi yönetmeyi yeğledi. Toplumu bir arada tutan eşitlik duygusu yerine; kimlikler, inançlar ve yaşam biçimleri üzerinden keskin ayrımlar üretildi. Kutuplaştırma bir siyaset tekniğine dönüştü. Bu iklimde büyüyen çocuklar, birbirini yurttaş olarak değil; rakip, tehdit ya da düşman olarak görmeyi öğrendi.
Şiddet tam da burada yalnızca bireysel bir sapma değil, siyasal bir öğretidir. Dil sertleştikçe, ekranlar kabalaştıkça, devletin söylemi buyurganlaştıkça şiddet olağanlaşır. Televizyon dizilerinde adalet yumrukla sağlanır, güç silahla kurulur, erkeklik öfkeyle ölçülür. Sanat, edebiyat ve düşünce, insanı incelten o alanlar gündelik hayattan bilinçli biçimde dışlanır. Yerlerine bağıran, vuran, ezen sözde “kahramanlar” yerleştirilir.
Oysa edebiyatın olmadığı yerde sözcükler susar; sözcüklerin sustuğu yerde bıçaklar konuşur. Çocuklar duygularını dile getirecek bir dil bulamadığında bedenlerini silaha çevirir. Bu durum pedagojik değil, doğrudan siyasal bir sonuçtur.
Devletin çocukla kurduğu ilişki de burada belirginleşir: Koruyan ve eşitleyen bir devlet değil; denetleyen, cezalandıran ve gözetleyen bir aygıt. Okullar güvenli alanlar olmaktan çıkmış; disiplinin, dışlamanın ve başarısızlık damgasının mekânlarına dönüşmüştür. Sosyal hizmetler yetersizdir, ruhsal destek neredeyse yoktur. Ama kamera vardır, polis vardır, ceza vardır. Çocuk, daha oyun çağında devletle ilk temasını bir tehdit olarak yaşar.
Lafı hiç dolandırmaya gerek yok, bu çocuklar sınıfsal eşitsizliğin beden bulmuş hâlidir. Sermaye bir avuç elde toplanırken yoksulluk kuşaktan kuşağa aktarılır. Gelecek, satın alınabilen bir ayrıcalığa dönüşür. Geleceği olmayan çocuk ise bugünü yakarak var olmaya çalışır. Şiddet bu anlamda bir “seçim” değil, seçeneklerin yokluğudur.
Latin Amerika deneyimi bunu yıllar önce gösterdi. Sosyal devletin tasfiye edildiği, kamusal alanın çoraklaştırıldığı, kültürün lüks sayıldığı toplumlarda çocuklar önce sokakta, sonra mezarlıkta büyür. Türkiye bugün bu eşiğin üzerindedir. Buna karşın iktidar, bu ölümleri hâlâ “asayiş” başlığı altında ele alarak kendi sorumluluğunu gizlemeye çalışmaktadır.
Gerçek ise şudur: Bir ülkede çocuklar birbirini öldürüyorsa, o ülkeyi yönetenler masum değildir. Gelir adaletsizliğini derinleştiren, eğitimi piyasaya açan, sanatı susturan, toplumu bilinçli biçimde kutuplaştıran her siyasal tercih bu cinayetlerin dolaylı failidir.
Öldürülen her çocuk, iktidarın yüzleşmekten kaçtığı bir sorudur. Ve bu soru şunu haykırır: Çocuklara yaşanabilir bir hayat sunmayan bir düzen, kendini nasıl meşru sayabilir?
Çocukluğun kırıldığı yerde devletin ahlaki zemini de çatlar. Eğer bu ülkede hâlâ bir umut varsa, o umut; çocuklara yeniden sözcük vermekten, eşitlik vermekten, hayal kurabilecekleri bir yaşamı geri kazanmaktan geçer. Aksi hâlde şiddet, bu ülkenin en sadık dili olmaya devam edecektir.
Hasan KAYA
18 Ocak 2026, Pazar













