Bazı insanlar vardır; daha ilk karşılaşmada, aramızda kayda değer hiçbir şey yaşanmamışken içimde adını koymakta zorlandığım bir tedirginlik uyandırırlar. Bu duygu ne açık bir düşüncedir ne de usun basamaklarından geçerek ulaştığım kesin bir yargı. Daha çok insanın içinde beliren eski bir sızıya benzer. Karşımdaki kişi gülümser, ölçülü davranır, güven vermeye çalışır; ama yüzünün içinde görünmeyen başka bir yüz, sözlerinin içinde saklı başka bir amaç dolaşıyor gibidir. Bunu kanıtlayamam. Birine gösterip “işte burada” diyemem. Yalnızca hissederim. Sanki masaya yalnızca o insan değil, henüz yaşanmamış davranışlarının gölgesi de oturmuştur.

Böyle anlarda insan en çok kendi vicdanıyla karşı karşıya kalır. Çünkü güvenmek isteyen bir yanımız vardır. Bu yalnızca saflık değildir; insanın dünya ile bağ kurma biçimidir. Birinin sözüne inanmak, anlattıklarına kulak vermek, onu kendisini sunduğu biçimiyle anlamaya çalışmak insan olmanın en değerli yanlarından biridir. Ama içimizde başka bir ses daha vardır. Bu ses kimseyi suçlamaz, hüküm dağıtmaz; yalnızca dikkatli olmamızı ister. İşte asıl gerilim burada başlar. Çünkü birine yaklaşmak isterken aynı anda ondan sakınmak, insanın kendi iyiliğiyle kendi deneyimi arasında kalmasıdır.

Bu yüzden içimde yükselen ilk uyarıya hemen teslim olmam. Kendime dönüp sorarım: Belki geçmişten taşıdığım bir kırgınlığı bugüne yüklüyorumdur. Belki eski bir düş kırıklığının izi, ilgisiz bir yüzün üzerine düşmüştür. Belki sorun onda değil, bendedir. İnsanların kimliklerinden, görünüşlerinden ya da ilk izlenimlerden yola çıkarak nasıl kolayca yargılandığını biliriz. Tarih, bu acele hükümler yüzünden açılmış yaralarla doludur. Bu nedenle içimdeki sesi susturur, zamana yer açar, karşımdaki insana kendisini gösterme olanağı tanırım.

Ama zaman, insan kişiliğinin en güvenilir tanığıdır. Çünkü kişilik büyük sözlerde değil, gündelik yaşamın küçük ayrıntılarında açığa çıkar. Bir insanın kim olduğu, çoğu zaman kendisini güvende hissettiği anlarda görünür olur. Güçsüz birine nasıl davrandığında, eleştirildiğinde nasıl tepki verdiğinde, küçük bir çıkar olanağı belirdiğinde sesinin nasıl değiştiğinde, başkasının başarısıyla karşılaştığında yüzüne hangi gölgenin düştüğünde saklıdır. İnsan, söylediklerinden çok, alışkanlıklarının toplamıdır. Bu nedenle ilk karşılaşmada yalnızca bir tedirginlik olarak duran şey, zamanla davranışların içinde belirginleşir.

Bir gün gelir ve o ilk duygunun boşuna doğmadığını anlarsınız. Bazen bir yalanla, bazen küçük bir vefasızlıkla, bazen de önemsiz gibi görünen ama insanın özünü ele veren sıradan bir davranışla. O an sanıldığı gibi bir haklı çıkma sevinci doğmaz. Tam tersine, insanın içine derin bir yorgunluk çöker. Çünkü doğrulanan yalnızca karşısındaki kişi hakkındaki kuşkusu değildir; kendi içindeki tanığı ne kadar uzun süre susturmuş olduğu gerçeğidir. Acı veren şey çoğu zaman başkasının yaptığı değil, insanın daha önce sezdiği bir gerçeği görmek istememiş olmasıdır.

Belki de yaşamın en güç bilgisi burada saklıdır. Bir şeyi görmek ile onu kabul etmek aynı şey değildir. İnsan çoğu zaman görür ama inanmak istemez. Çünkü yalnızca gerçeği arayan değil, aynı zamanda umut eden bir varlıktır. Dostluğun gerçek çıkmasını ister. Güveninin boşa gitmemesini ister. Karşısındaki kişinin düşündüğünden daha iyi biri olmasını diler. Bu yüzden kimi zaman sezgisine değil, dileğine inanır. Dileklerin en büyük yanılsaması da budur: Olmayanı varmış, eksik olanı tamamlanmış gibi gösterebilirler.

İçimizdeki ilk tanık yalnızca bireysel deneyimin ürünü değildir. O, geçmiş yaşantıların, karşılaşmaların, düş kırıklıklarının ve öğrenilmiş bilgilerin sessiz bir birikimidir. Çocukluktan başlayarak gördüğümüz yüzler, duyduğumuz sesler, tanık olduğumuz ikiyüzlülükler belleğimizde görünmez bir arşiv oluşturur. Yeni bir insanla karşılaştığımızda yalnızca onu görmeyiz; geçmişte tanıdığımız benzer kişilerin izleri de belleğimizde kıpırdanır. Beden çoğu zaman usun yetişemediği yerde anımsar. Sezgi dediğimiz şey belki de yaşanmışlığın henüz söze dönüşmemiş bilgisidir.

Ne var ki insan yalnızca sezgileriyle yaşayamaz. Çünkü korkular da sezgi kılığına girebilir. Eski yaralar yeni insanlarda kendilerine kanıt arayabilir. Bu yüzden içimizdeki tanık ile vicdan arasında sürekli bir konuşma gerekir. Sezgi bizi korur; vicdan ise bizi insan tutar. Biri “dikkat et” der, öteki “tanımadan hüküm verme” diye anımsatır. Biri deneyimin bilgisini taşır, öteki insan olmanın sorumluluğunu.

Belki de olgunluk dediğimiz şey, bu iki sesi birbirine düşman etmeden yaşayabilmektir. Ne herkese koşulsuz güvenmek ne de herkesten kuşku duymak. Ne saflığa teslim olmak ne de katılaşmak. Güveni körlükten, kuşkuyu da haksızlıktan ayırabilmek.

Yaş ilerledikçe şunu daha iyi anlıyorum: Beni en çok yaralayan insanların önemli bir bölümü, aslında kendilerini baştan göstermiş insanlardı. Sorun onların bütünüyle gizlenmiş olması değildi. Sorun benim, içimde konuşan ilk tanığı çoğu zaman susturmamdı. Çünkü insan bazen başkalarının yalanlarına değil, kendi umutlarına inanır.

Bu yüzden artık içimde beliren ilk tedirginliği ne kesin bir hüküm ne de utanılması gereken bir önyargı olarak görüyorum. Onu yaşamın içimde bıraktığı sessiz bir kayıt gibi dinliyorum. Bana “bu insan kötüdür” demiyor. Daha çok “acele etme, izle, söz ile davranışın birbirine uyup uymadığına bak” diyor.

Sonunda insan şunu öğreniyor: İçimizdeki ilk tanık geleceği bilmez; yalnızca bugünün içinde saklı çatlakları duyar. Onun sesi vicdanla birleştiğinde insanı derinleştirir. Bütünüyle susturulduğunda ise insan, kendi deneyimine ve kendi gerçeğine yabancılaşır.

Belki de yaşam boyunca öğrenmeye çalıştığımız şey budur: Başkalarına kapımızı kapatmadan, kendi içimizdeki tanığı da inkâr etmeden yaşayabilmek.