İnsanın özgürlüğünü kaybettiğinde en çok neyi özleyeceğini, özgürken bilmesi mümkün değil. Dışarıdayken sorulsa, insan büyük şeylerden söz eder: Evim der, çocuğum der, dostlarım, sokaklar, işim, sabah kahvesi, akşam eve dönüş… Özlemin de büyük şeylere yakıştığını sanırız. Oysa dört duvar arasında zaman uzadıkça hafıza insana başka türlü davranmaya başlıyor olmalı. Büyük hatıraları yavaşça arka sıralara gönderip, yaşandıkları sırada önemsenmemiş küçücük ayrıntıları öne çıkarıyor. Yıllar önce bir baro odasında yaşlı bir avukatın cüppeyi katlarken yaptığı el hareketi, bir çocuğun doğduğu gün babasının hangi parmağına tutunduğu, karar okuyan hâkimin yüzündeki belli belirsiz ifade, büroda askıda bırakılmış bir cüppe, beton zeminin üzerinde ileri geri yürüyen bir çekpas, yemek tepsisinde yeniden karşısına çıkan bamya… Mehmet Pehlivan’ın cezaevinden yazdığı iki metni yan yana değil de iç içe okuyunca, insanın önünde tek bir uzun hikâye beliriyor. Bir avukatın hikâyesinden çok, zamanı elinden alınmış bir insanın kendisini küçük ayrıntılarla hayatta tutmasının hikâyesi.

Belki cüppesi hâlâ bürosunda, aynı askıda duruyordur. Uzun süredir açılmayan bir kapının ardında eşyalar da insana benzer biçimde beklemeyi öğrenir mi, bilmiyorum. Kitapların üzerine ince bir toz çökmüş olabilir, masada bırakılmış bir kalem sahibinin birazdan gelip onu yeniden eline alacağına inanıyormuş gibi aynı yerde yatıyor olabilir. Cüppe ise kolları iki yana düşmüş, omuzları boşalmış hâlde sessizce duruyordur. Bir giysinin insanı beklediğine inanmak biraz çocukça gelebilir, ama bazı eşyalar sahiplerinden uzun süre ayrı kalınca onlara bir hafıza yakıştırıyoruz. Kumaşın omuzları hatırladığına, yakasının boynun sıcaklığını sakladığına, ceplerin ellerin alışkanlığını unutmadığına inanmak istiyoruz. Çünkü bazı giysiler yalnızca giyilmiyor; insanın hayatına karışıyor. İşçinin tulumuna makine yağı ve metal tozu siniyor, doktorun önlüğüne hastane koridorlarının kokusu, öğretmenin ceketine tebeşir. Avukatın cüppesinin üzerine ise başkaları için söylenmiş cümleler, itirazlar, bekleyişler ve mahkeme salonlarının ağır havası yerleşiyor.

Pehlivan’ın yıllar önce bir baro odasında yaşlı bir meslektaşının cüppenin nasıl katlanacağını gösterdiği günü hatırlaması bu nedenle yalnızca mesleki bir nostalji değil. Yaşlı adam kumaşı ellerine almış, bir tarafını ötekinin üzerine getirmiş, kırışmasın diye düzeltmiş olmalı. Belki o sırada genç avukatlar yarım kulak dinledi, belki dışarıda onları bekleyen işlere yetişmenin telaşındaydılar. O gün orada bulunan hiç kimse, bu küçücük hareketin yıllar sonra yüksek güvenlikli bir cezaevinin hücresinde yeniden ortaya çıkacağını bilemezdi. İnsan hangi anının ileride kendisine sığınak olacağını yaşarken öğrenemiyor. Hayatın büyük günleri zamanla solabiliyor da yaşlı bir adamın bir kumaşı katlarken kullandığı eller hafızanın bir köşesinde yıllarca bekliyor.

Hafıza biraz böyle çalışıyor. Büyük ve düzenli bir devlet arşivi gibi değil; daha çok eski bir aile evi gibi. Bazı odalarının anahtarını kaybediyorsunuz, bazı dolapları yıllarca açmıyorsunuz. Sonra bir koku geliyor, bir kelime duyuyorsunuz ya da önünüze sıradan bir yemek konuyor ve yıllardır kapalı duran bir kapı kendiliğinden aralanıyor. İçeride unuttuğunuzu sandığınız bir insan oturuyor. Pehlivan’ı bir cüppenin kıvrımı yıllar öncesindeki baro odasına götürüyor; beni ise bazen bir tabak sebze çocukluğumun sofrasına.

Ama ondan önce hücrenin kapısından yemek geliyor.

Bamya.

Bir gün geliyor, sonra başka bir gün sanki yeniden geliyor. İnsan Pehlivan’ın anlatısında buraya geldiğinde gülümsüyor; çünkü hayat trajediyle mizah arasında bizim kadar titiz bir ayrım yapmıyor. Bir insan aylardır neden özgürlüğünden mahrum bırakıldığını düşünürken aynı zamanda karşısına sürekli çıkan bamyadan da yakınabiliyor. Memleketin büyük meseleleri bir tarafta, bamyanın kaderi öte tarafta. Bir yandan hukuk devletini, özgürlüğü, tutuklamayı, mahkemeyi düşünüyorsunuz; öte yandan “Bu ülkede üretilen bütün bamya buraya mı geliyor?” diye sormak zorunda kalıyorsunuz. İnsan dediğimiz varlık belki tam da bu çelişkide ortaya çıkıyor: En ağır koşulların içinde bile gündelik hayatın küçücük rahatsızlıklarına yer kalıyor.

İyi ki kalıyor.

Çünkü insan yalnızca acısından ibaret hâle geldiğinde, kendisinden bir şey kaybetmeye başlıyor. Bir bamyanın üzerine şaka yapabilmek, beton zemini çekpasla yıkarken bundan tuhaf bir huzur çıkarabilmek, spor matı bulunamayınca seccadeye başka bir işlev kazandırmak, doktor “Stresli misiniz?” diye sorduğunda içinde bulunduğu durumu alaycı biçimde karşısına koyabilmek; bütün bunlar dışarıdan küçük görünebilir. Fakat bazen mizah, insanın başına gelenle kendi arasına koyabildiği birkaç santimetrelik mesafedir. Kapıyı açmaz, demiri eritmez, duvarı yıkmaz; ama insana “Ben yalnızca bana yapılan şeyden ibaret değilim” diyebilme imkânı verir.

Tam bu noktada insanın aklına Deniz Göktaş geliyor.

Aynı cezaevinin başka bir tarafında bir komedyenin bulunduğunu bilmek, zaten başlı başına garip bir durum. Bir tarafta cüppesini bürosunda bırakmış bir avukat, öte tarafta sahnesini dışarıda bırakmış bir mizahçı. Biri kelimeleri savunma yapmak için kullanıyor, öteki dünyanın aşırı ciddi görünen yerlerinde gizlenen komik çatlakları bulmak için. Şimdi ikisinin çevresinde aynı beton, aynı ağır kapılar, aynı uzun koridorlar var. Belki birbirlerinin seslerini bile duymuyorlar. Yüksek güvenlikli cezaevlerinin mimarisi zaten insanları birbirlerinden uzaklaştırmak için kuruluyor. Fakat bazen yalnızca aynı yerde bulunduğunu bilmek bile tuhaf bir komşuluk yaratıyor.

Pehlivan bamya üzerine kendi şakasını yaptıktan sonra, aklından bir an Deniz geçmiş midir acaba? “Deniz duysa buna güler miydi?” diye düşünmüş olabilir mi? İnsan bunu bilmez; ama bilinen bir mizahçının aynı duvarların başka tarafında bulunduğunu bilmenin insanın kendi yaptığı şakayı biraz daha dikkatli tartmasına yol açabileceğini düşünüyorum. Hapishanenin ortasında bir de mizah jürisine komşu olmak var. İnsan kendi cümlesini kuruyor, gülümsüyor, sonra zihninin bir köşesinden şu soru çıkıyor: “Bu Deniz’in önünden geçer mi?”

Belki bir an kendisini fazla iddialı bulup vazgeçmiştir.

“Yok,” demiştir içinden, “Deniz buradan daha iyisini çıkarır.”

Sonra düşüncenin öbür ucu belirir: Pehlivan içeride komedyenliğe özenirken, acaba Deniz de başka bir hücrede avukat taklidi yapıyor mudur?

Bu ihtimalin kendisi güzel. Çünkü mizahçının malzemesi biraz da insanların meslekleriyle taşıdıkları beden dilidir. Deniz, hayalî bir cüppeyi omuzlarına geçirmiş gibi iki adım atıyor olabilir; ciddi bir yüzle görünmeyen bir mahkeme heyetine dönüyor, bir avukatın cümleye başlamadan önceki o küçük duraksamasını taklit ediyordur belki. Sonra kendi kendine güler. Pehlivan bunu görse mesleki refleksle taklidin bir ayrıntısını düzeltmek isteyebilir. Fakat tam o sırada kendi sorusu karşısına çıkar: Cüppe nasıl katlanıyordu?

Bazen hayat şakayı insanın elinden alıp kendi kuruyor.

Bir avukat cüppesinin nasıl katlandığını unutmuş.

Bir komedyen belki zihninde avukat taklidi yapıyor.

İkisi de cezaevinde.

Ve dışarıda koskoca adalet mekanizması işlemeye devam ediyor.

Bundan daha güçlü bir kara mizahı kurmak kolay değil.

Pehlivan’ın doktorla konuşmasını düşündüğümde de Deniz yeniden zihnimin kenarına geliyor. Doktor, Pehlivan’a stresli olup olmadığını soruyor. İnsan bazı soruların kötülüğünden değil, içinde bulunulan durumla yan yana geldiğinde kazandığı tuhaflıktan gülümsüyor. Aylardır özgürlüğünüzden yoksunsunuz, ne zaman çıkacağınızı bilmiyorsunuz, üç yaşındaki çocuğunuza ne zaman eve döneceğinizi söyleyemiyorsunuz ve karşınızdaki iyi niyetli insan size mesleğinin gereğini yerine getirerek “Stresli misiniz?” diye soruyor. Böyle bir anda tıp mı konuşulur, hukuk mu, felsefe mi; yoksa birkaç hücre ötedeki komedyene mi haber vermek gerekir, insan karar veremiyor.

Pehlivan cevabını verdikten sonra hücresine dönerken aklından “Bunu Deniz duysa kullanırdı” diye geçirmiş olabilir.

Sonra biraz düşünüp kendi kendine itiraz etmiş de olabilir:

“Yok, buna Deniz’in bile bir şey eklemesine gerek yok.”

Gerçekliğin mizahçıya yapacak iş bırakmadığı anlar vardır. İnsan güler ama gülüşünün hemen arkasında canını acıtan bir şey bekliyordur.

Ben bamya meselesini okurken bu yüzden yalnız Pehlivan’a değil, babama da gittim.

Sebzeyle benim aram hiçbir zaman iyi olmadı. Bu konuda babama benzediğimi düşünürüm; o da sebze yemeklerine büyük bir sevgi beslemezdi. Ama şimdi dönüp baktığımda, sebzeyi sevmemesini bana en iyi anlatan şey uzun uzun yakınması değil, sofrada söylediği küçücük bir cümledir.

Önüne sebze yemeği geldiğinde tabağa şöyle bir bakardı.

Sonra hafif bir sitemle:

“Misafir de gelmiyor ki…” derdi.

Ve kaşığı eline alıp yemeye başlardı.

Çocukken belki bunun yalnızca babamın kendine özgü bir sözü olduğunu düşünüyordum. Yıllar geçtikçe cümlenin içindeki küçük mizahı daha iyi anlamaya başladım. “Misafir de gelmiyor ki…” demek aslında şuydu: Birileri gelse, sofraya birkaç tabak daha konsa, şu tenceredeki yemek biraz daha hızlı tükenip gitse, yarına kalmasa… Çünkü asıl korku bugünkü sebze yemeği değildi; onun ertesi gün yeniden karşına çıkma ihtimaliydi. Bir gün sebzeyi göze alırsın, ama ertesi gün aynı tencerenin yeniden ısıtılıp önüne gelmesi insanın geleceğe dair iyimserliğini sarsabilir.

Babam bunu bir şikâyet gibi değil, küçük bir sitemin içine saklanmış şaka gibi söylerdi.

“Misafir de gelmiyor ki…”

Sanki eve kimsenin gelmemesi başlı başına toplumsal bir problem değil de sebze tenceresinin ömrünü uzattığı için ayrıca üzücüydü.

Aradan yıllar geçti.

Şimdi ben de sebze yemeği önüme geldiğinde zaman zaman aynı cümleyi söylüyorum:

“Misafir de gelmiyor ki…”

Sonra kaşığı elime alıyorum.

Tam o anda babamla aramda yılların kapatamadığı küçücük bir kapı açılıyor.

Bir cümleyi ondan miras aldığımı fark ediyorum.

İnsanın babasından geriye ne kalacağını kim bilebilir? Büyük öğütler kalır sanıyoruz, söylenmiş önemli sözler, hayata dair dersler, ciddi konuşmalar… Elbette onlar da kalır. Ama insan yıllar sonra bir akşam yemeğinde kendi ağzından babasının cümlesinin çıktığını duyunca başka türlü sarsılıyor. Çünkü bazı mirasların vasiyetnamesi olmaz. İnsan bir bakışın, bir yüz ifadesinin, bir kelimeyi söyleyiş biçiminin, bir esprinin mirasçısı olduğunu çok sonra fark eder.

Ben “Misafir de gelmiyor ki…” dediğimde babamı taklit etmiyorum aslında.

Babam benden konuşuyor.

İnsan sevdiği birini kaybettikten sonra onun bütünüyle gitmediğini böyle anlıyor. Ölüm insanın bedenini hayattan çıkarıyor, ama alışkanlıklarını, cümlelerini, küçük oyunlarını nereye koyacağını bilemiyor. Onlar çocukların, eşlerin, dostların içine dağılıyor. Bir zamanlar sofranın karşısında oturan adam, yıllar sonra oğlunun ağzından aynı cümleyi kuruyor.

Belki insanın ölümsüzlüğü denilen şey, bundan daha gösterişli bir şey değildir.

Birinin bir cümlesinin başka bir insanda yaşamaya devam etmesi.

Bir el hareketinin.

Bir gülüşün.

Bir tabağa bakışın.

“Misafir de gelmiyor ki…” deyişin.

Babamın o cümlesiyle Pehlivan’ın cüppesinin nasıl katlandığını hatırlamaya çalışması arasında görünürde hiçbir bağ yok. Ama hafızanın dünyasında birbirlerine çok yakın duruyorlar. Çünkü ikisi de hayatın büyük anlatısından geriye kalan küçücük işaretler. Pehlivan yıllar sonra yaşlı bir avukatın ellerini hatırlıyor; ben babamın sebze tabağına bakarken yüzünde beliren o yarı ciddi, yarı muzip ifadeyi. Hafıza insanı bütün olarak saklayamıyor belki; küçük parçalara bölüp bize geri veriyor.

Bir kumaşın kıvrımı.

Bir cümlenin tonu.

Bir çocuğun tuttuğu parmak.

Bir tabak bamya.

İnsan hayatının en dayanıklı parçaları bazen bunlar oluyor.

Büyük tarih başka türlü kaydediyor insanı. Doğum tarihi, görevleri, mahkeme kararları, tutuklanma günü, tahliye tarihi, ölüm tarihi… İnsan hafızasının kayıt sistemi ise çok daha dağınık ve çok daha insanca. “Babam sebzeyi sevmezdi.” “Kızım doğduğunda şu parmağıma tutundu.” “Cüppeyi nasıl katlıyorduk?” Büyük tarih olayları saklıyor; sevgi ayrıntıları.

Belki cezaevi insanı bu ayrıntılara daha fazla yaklaştırıyor. Çünkü dışarıdaki hayat sürekli yeni görüntüler, yeni sesler ve yeni rastlantılarla zamanı ileri doğru iterken, içeride günlerin birbirine benzeme ihtimali büyüyor. Aynı kapının sesi, aynı duvarlar, benzer saatlerde gelen yemekler, belli zamanlarda açılan ve kapanan kapılar… Dışarıdaki insan zamanı fark etmiyor çoğu kez; bir işe yetişirken, sokakta yürürken, kahvede otururken zaman kendiliğinden akıyor. İçerideyse zaman görünür bir şeye dönüşüyor. Görüş günleriyle, telefon hakkıyla, gelen mektupla, duruşma tarihiyle, yemek tepsisiyle ölçülüyor.

Ve bir noktada bütün mizah geri çekiliyor.

Bamya geride kalıyor.

Çekpas geride kalıyor.

Deniz’in muhtemel avukat taklidi, doktorun “Stresli misiniz?” sorusu, cezaevindeki gündeliğin küçük absürtlükleri yavaşça susuyor.

Çünkü görüş günü geliyor.

Karşısında üç yaşındaki kız çocuğu var.

Ve çocuk babasına soruyor:

“Ne zaman geleceksin?”

İnsan tam burada, dünyada kurulmuş bütün saatlerin bir anda ne kadar yetersiz olduğunu fark ediyor.

Yetişkinler zamanı ölçmek konusunda kendileriyle gurur duyuyor. Saniyelerimiz, dakikalarımız, aylarımız, takvimlerimiz, duruşma günlerimiz, dijital saatlerimiz var. Zamanı neredeyse atomların titreşimine kadar ölçebiliyoruz. Ama üç yaşındaki bir çocuğa babasının ne zaman eve döneceğini anlatamıyorsak bütün bu ölçülerin bir anda değeri azalıyor.

Çocuğa “yakında” diyebilirsiniz.

Ama yakın neresi?

“Biraz daha bekle” diyebilirsiniz.

Biraz ne kadar?

“Birkaç hafta.”

Hafta nedir üç yaşındaki bir çocuk için?

Çocuğun zamanı takvimsel değildir. Sevdiği insanların varlığıyla ölçülür. Annesi yanındaysa şimdi vardır. Parka gidilecekse biraz sonra vardır. Babası akşam kapıyı açıyorsa gün tamamlanmıştır. Sabah gözünü açtığında sevdiği insanın orada olacağına inanıyorsa yarın güvenilir bir kelimedir.

Ama Pehlivan kızına “Yarın geleceğim” diyemiyor.

“Şu gün döneceğim” diyemiyor.

“Doğum gününde evdeyim” diyemiyor.

Çünkü bir insanın özgürlüğü elinden alındığında yalnızca mekân üzerindeki iradesi ortadan kalkmıyor. Gelecek zaman üzerinde kurduğu cümleler de eksiliyor.

Özgürlük biraz da gelecek zaman kipi kullanabilmektir.

“Geleceğim.”

“Gideceğiz.”

“Yapacağız.”

“Birlikte olacağız.”

İnsan özgürken bunları hak olarak görmez. “Akşam dönerim” dünyanın en sıradan cümlelerinden biridir. Oysa bir baba çocuğuna bunu söyleyemez hâle geldiğinde, o küçücük cümlenin içinde ne kadar büyük bir özgürlük bulunduğunu görüyorsunuz.

Bir çocuğa zamanı anlatmak bu yüzden çok zor.

Çünkü çocuk babasının neden dönmediğini hukukun diliyle anlayamaz. Dosya nedir, tutukluluk nedir, ara karar nedir, itiraz nedir bilmez. Bilmek zorunda da değildir. O, devletin kurumlarını değil, babasının yokluğunu bilir.

Babasına göstermek istediği bir oyuncağı vardır.

Belki yeni öğrendiği bir kelime.

Belki sokakta gördüğü bir kedi.

Belki gece gördüğü rüya.

Ama baba hayatının gündelik akışı içinde değil, belirli günlerde karşısına çıkan bir görüşün içine sıkışmıştır.

Bir sonraki görüşte baba kızına bakar ve zamanın geçtiğini onun yüzünden anlar. Saçı biraz uzamıştır. Daha önce söylemediği bir kelimeyi söylüyordur. Yüzünde yeni bir ifade vardır. Çocuğun hayatında bunlar küçücük değişikliklerdir; babanın hayatında ise kaçırılmış sahneler.

Çocuk kesintisiz büyür.

Baba onun büyümesini kesik kesik izler.

Eski bir filmin bazı bölümleri yanmış gibi.

Bir sahne vardır.

Sonra karanlık.

Sonra başka bir sahne.

Aradaki zamanı geri getiremezsiniz.

Hangi gece ateşi çıktı, hangi sabah erken uyandı, hangi sözcüğü ilk kez söyledi, ilk kez neye kahkaha attı, düştüğünde kime koştu, korktuğunda kimi çağırdı…

Mahkeme dosyasında bunların hiçbiri yazmaz.

Hukukun takvimi başka türlü işler. Tutuklama tarihi vardır, duruşma tarihi vardır, ara karar vardır, bir sonraki inceleme vardır. Dosya zamanı ölçebilir.

Ama hayatın başka bir takvimi vardır.

Bir annenin kaç gece uykusuz kaldığı.

Bir eşin kaç akşam eksik oturduğu.

Bir cüppenin büroda kaç gün askıda beklediği.

Bir çocuğun babasına kaç kez “Ne zaman geleceksin?” diye sorduğu.

Devlet zamanı günlerle ölçebilir.

İnsan özlemle ölçer.

İşte tam burada babamın sebze yemeği karşısında söylediği o küçücük cümle yeniden geliyor aklıma.

“Misafir de gelmiyor ki…”

Bugün ben söylediğimde, o cümlenin içinde yalnızca sebze sevmemenin şakası yok artık. Zaman var.

Çocukluk var.

Babam var.

Onun artık oturmadığı bir sandalye var.

İnsan kaybettiklerinin ardından zamanı böyle anlamaya başlıyor galiba. Bir gün son konuşmanın son konuşma olduğunu öğreniyorsunuz ama konuşurken bilmiyordunuz. Birlikte yenilen son yemeğin son yemek olduğunu daha sonra fark ediyorsunuz. Hayatın en acı tarafı, bazı şeylerin son kez yaşanırken kendilerini “son” diye tanıtmamaları.

Oysa biz o sırada ertesi günün geleceğinden eminiz.

Bir kez daha aynı sofraya oturacağımızdan.

Bir kez daha aynı şakanın yapılacağından.

Bir kez daha “Misafir de gelmiyor ki…” deneceğinden.

Sonra gün geliyor, sofraya sebze yemeği geliyor ama babam gelmiyor.

Cümlesi geliyor.

Ben söylüyorum.

İşte zamanın insana bıraktığı tuhaf teselli bu.

İnsan geri getiremediği birini, ondan kalan bir hareketi tekrar ederek bugüne çağırabiliyor.

Pehlivan da belki cüppesini düşünerek kendi dışarıdaki hayatını bugüne çağırıyor. Deniz sahneyi zihninde kurarak dışarıdaki kendisini içeride koruyor. Ben babamın cümlesini söyleyerek yıllar önceki sofrayı bugünün masasına getiriyorum.

İnsan tamamen kaybetmemek için küçük şeyleri yanında taşıyor.

Bir kumaşın dokusunu.

Bir şakanın ritmini.

Bir babanın yarı sitemli sesini.

Bir çocuğun tuttuğu parmağı.

Bir gün Pehlivan’ın cezaevi kapısından çıkacağını hayal etmek istiyor insan. Dışarıdaki gökyüzünü ilk kez görüyormuş gibi bir süre bakacağını, sonra bürosuna gidip kapıyı açacağını… Cüppe hâlâ askıdaysa yanına yaklaşacağını, elini kumaşın üzerinde gezdireceğini düşünüyorum. Belki nasıl katlandığını yine hatırlamayacak.

Fakat artık bunun önemi olmayacak.

Çünkü cüppenin doğru yeri katlanmış hâlde bir dolap değil.

Bir avukatın omuzları.

Nasıl ki bir mizahçının doğru yeri hücre değil, sahne ise.

Deniz’in önünde mikrofon olmalı. Karşısında beton duvar değil insanlar. Şakasını yaptığında ses kendisine duvardan dönmek yerine kalabalığın içine karışmalı. Belki bir gün gerçekten Pehlivan’ı anlatır. Bamyayı, çekpası, doktorun stres sorusunu. Belki bir avukat taklidi yapar. Hayalî cüppeyi omzuna geçirir ve tam cüppeyi katlamaktan söz edecekken durur.

İyi mizah bazen son cümleyi söylemez.

İnsanların tamamlamasına izin verir.

Pehlivan da oradaysa belki güler.

Sadece şakaya değil, bir zamanlar içinden çıkılmaz görünen günlerin artık anlatılabilir bir geçmişe dönüşmüş olmasına güler.

Çünkü bazı şeylere ancak dışına çıkabildiğimizde gülebiliyoruz.

Ama bürodan sonra açılacak başka bir kapı var.

Asıl kapı.

Ev.

Orada cüppeden daha uzun süredir bekleyen biri var.

Kızı.

Kapı açıldığında çocuk belki koşup sarılır, belki bir an bakar, belki hiçbir büyük cümle kurmadan elindeki oyuncağı gösterir. Çocuklar büyük kavuşmaları yetişkinlerin yazdığı romanların kurallarına göre yaşamıyor. Belki “Bak!” der. Belki acıktığını söyler. Belki babasının kucağına çıkar ve sanki dün akşam ayrılmışlar gibi anlatmaya başlar.

Ama baba aynı yerden devam edemez.

Çünkü karşısındaki çocuk biraz büyümüştür.

Babanın içindeyse görüş masasındaki üç yaşındaki küçük kız hâlâ aynı yaşta duruyordur.

Ve hâlâ aynı soruyu soruyordur:

“Ne zaman geleceksin?”

Baba o gün nihayet cevabını verebilir.

“Geldim.”

İnsanlık binlerce yıldır zamanı anlamaya çalışıyor. Filozoflar düşündü, fizikçiler ölçtü, saatçiler mekanizmalar yaptı, takvimler hazırlandı. Ama üç yaşındaki bir çocuk için zaman bazen bütün bu teorilerden çok daha basit iki parçaya ayrılıyor:

Babam burada.

Babam burada değil.

Kapı açılıp baba eve girdiğinde zaman yeniden gündelik hâline dönecek. Sabah kahvaltısı, öğleden sonra park, akşam yemek, gece uyku… Ertesi gün yeniden gelecek ve “yarın” yeniden güvenilir bir kelime olacak.

İşte özgürlüğün en az konuşulan ama belki en insani anlamı budur. Kendi yarınına dair küçük sözler verebilmek.

“Akşam gelirim.”

“Yarın görüşürüz.”

“Hafta sonu birlikteyiz.”

Büyük siyasal kavramların sonunda korumak zorunda olduğu hayat da budur zaten. İnsanların sıradan gelecekler kurabilme hakkı.

Bazen özgürlük bir anayasa maddesidir.

Bazen avukatın cüppesini yeniden omzuna alması.

Bazen komedyenin mikrofonun karşısına dönmesi.

Bazen bir babanın çocuğuna “Akşam evdeyim” diyebilmesi.

Bazen de önüne sebze yemeği konduğunda, yüzünde yıllar önce babanda gördüğün aynı ifadeyle:

“Misafir de gelmiyor ki…” deyip kaşığı eline alabilmektir.

Şimdi bu cümleyi söylediğimde gülümsüyorum.

Ama gülüşün içinde hafif bir sızı da var.

Çünkü babam yok.

Cümlesi var.

İnsan bazen tam burada anlıyor sevgiyi: Birini kaybettikten sonra bile onun küçük bir hareketini sürdürmekte.

Babamın sesi artık odadan gelmiyor.

Ama benim sesimde bir parçası yaşıyor.

Pehlivan’ın cüppesi hücresinde değil.

Ama hafızasında.

Deniz’in sahnesi yanında değil.

Ama mizah hâlâ zihninde.

Küçük kızın babası evinde değil.

Ama çocuğun bekleyişinde.

Hayat belki de insanların birbirlerinde bıraktıkları bu küçük parçalar sayesinde sürüyor.

Büyük tarih tarihlere bakar.

Şu gün tutuklandı.

Şu gün tahliye edildi.

Şu tarihte doğdu.

Şu tarihte öldü.

İnsan hafızası ise başka sorular sorar:

Cüppe nasıl katlanıyordu?

Deniz bunu duysa güler miydi?

Babam sebze yemeği geldiğinde ne derdi?

Bir çocuk babasını ne kadar bekleyebilir?

Ve zamanın sonunda geriye belki yalnız iki büyük hâli kalıyor.

Sevdiğimiz insanın yanımızda olduğu zaman.

Bir de onun gelmesini beklediğimiz zaman.

ÖncekiAltan Tan, Makbul Alevilik ve Hakikatin Muhafızları
SonrakiBitmeyen Bekleyiş: Duvarların Dışında Kalan Acılar