Sabah evden çıkarken aklımda siyaset yoktu. İnsan her gün kapıyı memleketin bütün meselelerini sırtına alarak açmıyor elbette. Bir kahve içmek, birkaç tanıdık yüz görmek, gazetenin sayfalarında biraz oyalanmak, günün işlerini kafasında sıraya koymak istiyor. Ama bizim kuşağın böyle bir huyu var; hayatın hangi tarafından tutarsak tutalım, elimiz sonunda siyasete değiyor. Ekmeğin fiyatından başlayıp Merkez Bankası’na, belediyenin toplamadığı çöpten iktidara, çocukların geleceğinden eğitime, bir mahkeme haberinden memleketin hukuk düzenine ulaşmamız birkaç dakika sürüyor. Siyaseti aramıyoruz artık; o gelip masamıza oturuyor.

İlk masada da öyle oldu. Bir arkadaş Merkez Bankası’nın son açıklamalarından söz etti, bir başkası telefonunda gördüğü haberi gösterdi. Çay henüz soğumadan ekonomi, belediyelere yönelik operasyonlar, mahkemeler, iktidar, muhalefet derken memleketin neredeyse bütün meselelerine dokunmuş olduk. Kim ne yapmalı, kim nerede yanlış yaptı, önümüzdeki aylarda ne olabilir; herkesin bir düşüncesi, bir itirazı, bir kaygısı vardı. Uzun yıllar siyaset konuşmuş insanların o tanıdık hâliydi bu. Bir cümlenin nereden başlayacağını bilirsiniz ama nerede biteceğini kestiremezsiniz.

Masadan kalkıp yürürken bir arkadaşa rastladım. Ayaküstü selamlaştık. Önce sağlık, işler, hayat derken daha birkaç dakika geçmeden yine aynı yere geldik. Geçim sıkıntısından söz etti, ben başka bir gelişmeyi hatırlattım; oradan muhalefete, yaklaşan siyasi ihtimallere geçtik. Sonunda vedalaştık. O bir yana yürüdü, ben öte yana. Arkada bıraktığımız birkaç dakikalık konuşmada memleket vardı ama ikimizin de gününde değişen pek bir şey yoktu.

Akşama doğru çağrıldığım başka bir masada da benzer cümleler dolaşıyordu. Yüzler değişiyor, çay bardakları değişiyor, konu pek değişmiyordu. Bir yerde emekli maaşları, başka bir yerde tutuklamalar, biraz ötede Kürt meselesi, belediyeler, hayat pahalılığı… Bir ara etrafıma bakıp İstanbul’un görünmeyen, uçsuz bucaksız bir masaya dönüştüğünü düşündüm. İnsanlar farklı semtlerde, farklı kahvelerde, farklı evlerde aynı memleketi konuşuyordu. Herkes sanki büyük bir toplantının içindeydi; yalnız toplantının nerede yapıldığı belli değildi. O düşünce içimde kaldı: Biz gerçekten ne kadar çok siyaset konuşuyorduk.

Üstelik yalnız bugün değil. Bizim kuşağın belleği biraz da siyasetle örülmüş bir bellek. Darbeleri, seçimleri, yasakları, parti kapatmalarını, ekonomik krizleri, tutuklamaları, anayasa tartışmalarını, umutla beklenen ve hayal kırıklığıyla biten geceleri gördük. Bazı tarihleri birbirine karıştırabiliriz artık ama hangi olay olduğunda nerede bulunduğumuzu, kiminle konuştuğumuzu, hangi haberi duyduğumuzda ne hissettiğimizi daha kolay hatırlıyoruz. Memleketin tarihi kişisel hayatlarımızın arasına öyle çok girmiş ki birini ötekinden ayırmak her zaman mümkün olmuyor.

Bunları düşünürken zihnim yıllar öncesine, Haydarpaşa’ya gitti. Garı, o zamanki kalabalığıyla hatırlıyorum. Trenlerden insanlar boşalırdı. Biz üç kişi, beş kişi bir köşede hazırlanırdık. Örgütün gazetesinden bir tomarını kolumuzun altına sıkıştırır, bir tanesini öteki elimizle havaya kaldırıp neredeyse çarşaf gibi açardık. Sonra kalabalığın içine girerdik. Gazetenin adını seslenir, insanlara uzatır, alanla birkaç kelime konuşmaya çalışırdık. Kimisi yüzümüze bakardı, kimisi elini uzatırdı, kimisi başını çevirip giderdi. Arada öfkelenen, laf atan da olurdu.

Haydarpaşa yalnız değildi elbette. Pazar yerlerine de giderdik. Sebze kasalarının, bağıran satıcıların, fileleri ellerinde tezgâhların arasında yürüyen insanların arasına karışır, gazeteyi orada da satmaya çalışırdık. Pazarın kendine özgü uğultusu içinde sesimizi duyurabilmek için daha yüksek sesle bağırmak gerekirdi. Bir kadın alışveriş torbasını yere bırakıp gazeteye bakar, bir işçi birkaç bozukluk çıkarıp alır, bir başkası yüzünü buruşturup geçerdi. Bazen pazarcılarla konuşurduk, bazen alışverişe gelenlerle. Siyaset bizim için insanların hayatına dışarıdan söylenen büyük sözlerden ibaret değildi; o hayatın aktığı yerlere gitmek, oradaki sese kendi sesimizi karıştırmak anlamına da geliyordu.

Biz kalabalığın içinde dolaşırken birkaç arkadaş biraz geride beklerdi, gözleri bizde olurdu. Birisi saldırır mı, polis gelir mi, bir tartışma büyür mü diye tetikte dururlardı. O zaman bunun üzerinde fazla düşünmezdik. Görev paylaşımının doğal bir parçasıydı. Şimdi hatırladığımda ise gazetenin kendisinden çok o gözler geliyor aklıma. Kalabalığın içinde yalnız olmadığınızı bilmenin verdiği tuhaf güven… Birkaç metre ötede birinin sizi kolladığını bilmek.

Vapur iskelelerinde de bildiri dağıtırdık. İnsanlar vapurdan dalga dalga çıkarken elimizdeki kâğıtları onlara uzatır, bildiride yazılan bazı bölümleri neredeyse ezberden kalabalığa okurduk. Sesimiz vapurun düdüğüne, martılara, ayak seslerine karışırdı. Kimi bildiriyi alıp yürürken okumaya başlar, kimi buruşturup cebine atar, kimi hiç almadan geçerdi. Akşam elimizde kalan kâğıtları saydığımız da olurdu, çantaları boşalttığımız da. Yorulurduk, bazen üşürdük, bazen yaptığımızın ne kadar işe yaradığını kendi aramızda tartışırdık. Ama ertesi gün yine bir yerde buluşulacaksa saatini bilirdik.

Siyaset yalnız sokakta geçen bu birkaç saatten de ibaret değildi. Uzun toplantılara giderdik. Bazen saatler süren seminerlerde aynı sandalyede oturur, anlamaya, tartışmaya, öğrendiklerimizi birbirimize anlatmaya çalışırdık. Bir kavram üzerinde saatlerce konuşulduğu, seslerin yükseldiği, aynı meseleye dönüp dolaşıp yeniden gelindiği olurdu. Yorulduğumuz, sıkıldığımız, saatin nasıl ilerlediğini düşünüp durduğumuz zamanlar da vardı. Ama oradaydık. Siyaset yalnız konuştuğumuz bir şey değil, zamanımızdan verdiğimiz bir şeydi. Bir akşamı, bir pazar gününü, uykumuzu, arkadaşlarımızla geçirebileceğimiz saatleri ona ayırıyorduk.

Grevler olduğunda grev çadırlarına giderdik. İşçilerin yanına oturur, çaylarını içer, neden greve çıktıklarını dinlerdik. Bazen elimizden gelen yalnızca orada bulunmak, birkaç saat geçirmek, yalnız olmadıklarını hissettirmeye çalışmaktı. Bir fabrikanın önünde asılmış pankartın altında otururken işçinin yüzündeki yorgunluğu, bir yandan maaşını düşünürken öte yandan geri adım atmamak için gösterdiği inadı görürdünüz. Dayanışma dediğimiz şey o zaman büyük bir kelimeden çok daha somuttu. Bir çadırın içine girmek, bir sandalyeye oturmak, aynı çaydan içmek, “Yanınızdayız” demekten daha fazlasını yapamasanız bile o gün orada görünmekti. Mücadelenin dışarıdan yorumcısı değil, hiç değilse bir ucundan ona değen insan olmak istiyorduk.

Geceleri başka bir şehir çıkardı karşımıza. Sokaklar seyrelir, dükkânların kepenkleri iner, insanlar evlerine çekilirken biz bazen yazılama yapmaya ya da afiş asmaya çıkardık. Elimizde fırçalar, kovalar, afişler olurdu. Birimiz çevreyi kollarken öteki duvardaki yazıyı tamamlamaya, bir diğeri afişi yapıştırmaya çalışırdı. Bazen acele eder, bazen bir ayak sesinden irkilirdik. Duvara yazılan birkaç kelimenin sabaha kadar kalıp kalmayacağını bilemezdik. Afişin üzerine başka bir afiş yapıştırılabilir, yazı birkaç saat sonra silinebilirdi. Yine de gecenin o saatinde o duvarın karşısında bulunurduk. Ellerimiz tutkala bulanır, soğuk kemiğimize işler, eve vardığımızda gecenin yarısı çoktan geçmiş olurdu.

Şimdi bunları yan yana koyunca o yılların siyasetini yalnızca fikirler üzerinden hatırlamadığımı daha iyi anlıyorum. Haydarpaşa’nın kalabalığı, pazar yerlerinin kokusu ve uğultusu, vapur iskeleleri, uzun toplantıların havasız odaları, grev çadırındaki çayın buharı, gecenin bir saatinde duvara yapıştırılmaya çalışılan afiş… Hepsi aynı hayatın parçalarıydı. Siyaset bedenimizi de çağırıyordu. Ayakta durmayı, yürümeyi, beklemeyi, üşümeyi, yorulmayı, bazen korkmayı, ertesi sabah yine kalkmayı gerektiriyordu. Düşünce yalnızca başımızın içinde taşınan bir şey değildi; ayakkabımızın tabanına, elimizdeki gazete destesine, sırtımızdaki yorgunluğa kadar iniyordu.

O günleri anlatırken insan kolayca nostaljiye düşebilir. Oysa ben geçmişi olduğundan daha güzel göstermek istemiyorum. O örgütlerin sertlikleri de vardı, bitmek bilmeyen iç tartışmaları da; insanı yoran dogmaları, kendisini hayatın yerine koyan yanları da. Çoğumuz gençtik ve çoğu kez dünyanın hakikatini avucumuzda taşıdığımızı sanıyorduk. Başka sözlere kulağımızı kapattığımız, birbirimizi gereksiz yere kırdığımız zamanlar da oldu. Uzun toplantıların her biri öğretici değildi; dağıttığımız her bildiri bir insana ulaşmıyor, astığımız her afiş dünyada bir şey değiştirmiyordu. Yıllar sonra insan bunları daha berrak görüyor.

Yine de o geçmişten bugüne bakınca kaybolan bir şey seziliyor. Bunun adını hemen koymak kolay değil. Gazete satmak değildi yalnızca; bildiri dağıtmak, afiş asmak ya da bir grev çadırına gitmek de değildi. İnsanların birbirine zaman ayırması, birbirini beklemesi, bir işin sorumluluğunu birlikte taşımasıydı. Bir yere gidecek, birilerini bulacak, yağmur yağarsa ıslanacak, toplantı uzarsa eve geç kalacaktınız. Yanınızdaki insanı sevseniz de sevmeseniz de aynı işin bir ucundan tutmanız gerekirdi. Politik olmak, bir görüşe sahip olmanın ötesinde, o görüşün sizi götürdüğü yere bedenen de gitmekti.

Şimdi düşününce en büyük farkın burada olduğunu hissediyorum. Bugün siyaset hayatımızdan çekilmiş değil; tersine, belki hiç olmadığı kadar hayatımızın içinde. Sabah gözümüzü açınca telefonda bir açıklama görüyor, öğleye doğru başka bir tartışmaya yetişiyor, akşam televizyon karşısında günün hesabını yapıyoruz. Bir haber henüz yerine oturmadan öteki geliyor. Öfkeler birbirinin üzerine biniyor. Bazen sabah çok önemli görünen bir olayın akşam başka bir tartışmanın altında kaldığını fark ediyoruz.

Tam bunları düşünürken Hayri Kozanoğlu Hoca ile yapılmış bir söyleşiyi dinledim. Sohbetin bir yerinde kullandığı bir sözcük kulağıma takıldı: hiperpolitika. Sözcüğü ilk kez orada duydum. Öyle büyük bir açıklama yapılmış gibi olmadı ama bazen tek bir kelime insanın zihninde uzun zamandır birbirine değmeden duran şeyleri birden yan yana getiriyor. Benim için de öyle oldu. Dinlerken sabah oturduğum masalarla yıllar önceki Haydarpaşa, vapur iskeleleriyle grev çadırları, gece yarısı duvarlara yapıştırdığımız afişlerle önümde duran telefon ekranı aynı anda aklıma geldi.

Söyleşiden sonra kavramın ardına düştüm. Kim kullanmış, ne anlatmak istemiş diye bakınca Anton Jäger’in kavramsallaştırmasıyla karşılaştım. Jäger’in anlattığı dünyada siyaset kaybolmuş değildi. Tam tersine, her yere yayılmıştı; gündelik hayatın içine, kimliklere, tartışmalara, ekranlara kadar girmişti. Buna karşılık insanların uzun süreli örgütlü yapılarda birbirleriyle kurdukları bağ aynı ölçüde güçlenmiyordu. Kavramın izini sürdükçe bana yabancı bir kuramı değil, gün boyunca yaşadığım şeyi ve geçmişten bugüne içimde dolaştırdığım o belirsiz duyguyu anlatıyormuş gibi geldi.

Beni asıl sarsan da buydu sanırım. Çünkü siyasetten uzaklaşmış değildik. Bazen kahvaltıya bile siyasetten önce oturamıyorduk. Fakat bir zamanlar konuşmanın doğal devamı sayılan şeyler artık konuşmadan ayrılmıştı. Eskiden bir tartışmanın sonunda “Yarın nerede buluşuyoruz?” denebilirdi; o buluşma bazen bir toplantı, bazen bir pazar yeri, bazen grevdeki işçilerin çadırı, bazen de gecenin bir saatinde afiş asılacak bir sokak olurdu. Şimdi çoğu zaman “Sana o videoyu göndereyim” deniyor. İkisinin arasında yalnız teknolojik bir fark yok; insanın başka insanlarla ve kendi söylediği sözle kurduğu ilişkinin biçimi de değişmiş durumda.

O günlerde birlikte olduğum arkadaşların bazılarını yıllardır görmüyorum. Kimileri başka ülkelere gitti, kimileri başka hayatlara dağıldı, kimileriyle yollarımız politik olarak da ayrıldı. Yüzlerin hepsini aynı açıklıkta hatırlayamıyorum artık. Fakat garip biçimde bazı küçük ayrıntılar kalmış: kolumun altındaki gazete destesinin ağırlığı, açılmış gazetenin rüzgârda kıvrılması, tren geldikten sonra garın birden uğultuyla dolması, pazar yerinde birbirine karışan sesler, grev çadırındaki ince belli bardaklar, afiş yapıştırırken parmaklara bulaşan tutkal, biraz ötede bizi kollayan arkadaşların bakışları… İnsan yaşlandıkça büyük fikirlerden çok küçük görüntüleri hatırlıyor galiba.

Bugünün dünyasında ise o kalabalık hâlâ var, yalnız başka türlü. Telefonun ekranını açtığım anda binlerce insanla aynı tartışmanın içindeyim. Birbirimizi hiç tanımadan aynı şeye kızıyor, aynı haberi paylaşıyor, aynı kişiye cevap veriyoruz. Kalabalığın büyüklüğü baş döndürücü. Haydarpaşa’da, bir pazar yerinde ya da vapur iskelesinde elimizdeki birkaç yüz gazete ve bildiriyle ulaşamayacağımız kadar çok insana birkaç saniyede ulaşabiliyoruz. Buna rağmen bazen eski kalabalıkların içinde olduğumdan daha yalnız hissediyorum bu yeni kalabalığın ortasında. Çünkü ekrandaki insanlardan birinin birkaç metre geride durup beni kolladığını bilmiyorum; yarın aynı yerde bulunup bulunmayacağını da.

Bunun yalnız sosyal medyayla açıklanabilecek bir şey olmadığının farkındayım. Hayat değişti, çalışma biçimleri değişti, şehir büyüdü, insanlar birbirinden uzaklaştı. Geçim derdi insanın yalnız parasını değil, zamanını da tüketiyor. Üstelik örgütler de kendilerini bu çağın dışında tutamadılar; bazıları bürokratikleşti, bazıları insanları yan yana getirmek yerine kendi içlerine kapandı, bazılarıysa birlikte düşünmekten çok bağlılık bekledi. İnsanların geri çekilmesinin ardında yalnız bireyselleşme değil; kırgınlıklar, yenilgiler, yorgunluklar ve bir zamanlar büyük anlamlar yüklenen yapıların bıraktığı hayal kırıklıkları da var.

Bu nedenle “Eskiden örgütlüydük, şimdi değiliz” diye kestirip atmak bana fazla kolay geliyor. Hayat böyle düz çizgilerle ilerlemiyor. İnsan bazen bir yerden yalnızca korktuğu için değil, yorulduğu için de uzaklaşır. Bazen bir örgütten vazgeçerken düşüncesinden vazgeçmez; yalnızca o düşünceyi yaşayabileceği başka bir yer bulamaz. Sonra yıllar geçer, siyaset hâlâ onunla birlikte yürür. Sabah kahvesinde konuşur, sokakta karşılaştığı arkadaşına anlatır, gece eve geldiğinde televizyondaki tartışmaya kızar. İçindeki itiraz yerinde durur ama onu başka insanların itirazına bağlayan yollar eski açıklığını kaybetmiştir.

Benim bir günüm de böyle geçti işte. Akşam eve dönerken o gün kaç kişiyle siyaset konuştuğumu hatırlamaya çalıştım. Sayısını çıkaramadım. Sabahki masadan yolda karşılaştığım arkadaşa, daha sonra oturduğum insanlara kadar hemen her karşılaşmada memleket bir yerinden konuşmaya sızmıştı. Kimsenin siyasete ilgisiz olduğunu söylemek mümkün değildi. Hatta bazen hepimizin fazlasıyla içinde olduğunu düşünüyordum.

Sonra yalnız Haydarpaşa değil, o yılların bütün küçük sahneleri gözümün önünden geçti. Genç hâlimiz, kollarımızdaki gazeteler; pazar yerinde insanların arasına karışan sesimiz; vapur iskelesindeki bildiriler; saatler süren toplantılardan çıkarken üzerimize çöken yorgunluk; grev çadırında işçilerle içilen çay; gecenin karanlığında aceleyle duvara yapıştırılan afişler… Ardından bugünkü masalarımızı düşündüm. Çaylarımız önümüzde, telefonlarımız hemen yanı başımızda, dünyanın bütün haberleri birkaç parmak hareketi uzağımızda.

Aradan geçen yılları bir ölçü aletine vurmak mümkün değil elbette. Ne o çocuklar bütünüyle haklıydı ne bugünkü insanlar bütünüyle kayıtsız. Zaman insanı, insan da zamanını değiştiriyor. Yalnız bazı akşamlar bütün o görüntüler üst üste geliyor insanın zihninde: Haydarpaşa’nın kalabalığında rüzgârla kıvrılan büyük bir gazete, pazarın gürültüsü, bir grev çadırının önünde tüten çay, gece yarısı duvara yapışırken kenarı kıvrılan bir afiş ve bir kahve masasının üzerinde sessizce ışığı yanan küçük bir telefon ekranı.

Hepsinde siyaset var. Aralarında geçen yılların neyi eksiltip neyi çoğalttığını ise tam olarak söyleyemiyorum.


Hasan KAYA sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.