.: “Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet” Bir Eleştirinin, Eleştirisi…

Evet, bazen kızıyorum. İpe sapa gelmez yazıları, eleştirileri okuyunca öfkemi koyacak yer bulamıyorum. Sonra, salaklığın bu kadar cüretkarca ifade edilişine kızıyorum…

Kızıyorum da, kızıyorum…

Benim de meydanlarda yürüyüşlerde yüksek sesle avazım çıktığı kadar haykırdığım, “Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet” sloganı üzerine yazılmış olanları okuyunca kızmamak elde değil.

Önce şunu söyleyeyim, bugünkü bilgim ve Marksist kavrayışım açısından, bu sloganın sınıf mücadelesinin temel sloganlarından biri olmaktan çok, faşizme karşı birleşik cephenin sloganı olabileceği yönünde. İleriki satırlarda göstereceğimiz gibi, sloganın ortaya çıkışı ve kullanılışı da tam da bu bağlamda olmuştur.

Biz şimdi bu yazımızı kaleme almaya neden olan eleştirilere dönerek biraz irdeleyelim. Eleştirmenimiz büyük bir cüretkarlıkla, “Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet” sloganın “dünyanın en saçma sapan sloganı budur” diyerek söze başlamış. Dünyayı, dünya devrim tarihini ne kadar biliyor bu zat bilmiyoruz.

Ancak bu sloganın, Türkiye’de kullanılmış olmasına rağmen bu coğrafyada üretilmiş bir slogan olmadığını hemen belirteyim.

Sloganın kısa tarihi:

Dünya Savaşı sırasında özellikle Yugoslav Partizanları olmak üzere Yugoslavya’daki tüm direniş hareketinin ve Arnavut direnişçilerin resmi sloganı olarak bilinen slogandır. Bu slogan savaş sonrasında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nde ve dünya komünist hareketi tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur.

Savaş ve savaş sonrası yıllarda Partizan direniş hareketi üyelerince resmî veya gayri resmî yazışmalarda veya konuşmalarda Sırp-Hırvatça orjinalinden kısaltma “SFSN” olarak son not veya tebrik sözü olarak kullanılırdı. İkili konuşmalarda bir kişi Smrt fašizmu dediğinde diğer kişi yanıt olarak Sloboda narodu diye karşılık verirdi.

Slogan Yugoslav partizanı Stjepan Filipović’in 22 Mayıs 1942’deki idamından hemen önce bu sözü söylemesinden sonra popüler hale gelmiştir. Filipović, idam edilmek üzere ilmik boynuna geçirildiğinde iki elini yumruk haline getirip Faşizme ölüm, halka hürriyet diye bağırmıştır.[1]

Bu tarihi arka plandan sonra “Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet” sloganın “dünyanın en saçma sapan sloganı budur” demesinin de, dünyayı devrim tarihini ne kadar bildiğini aşağıda göreceğiz…

Son olarak tarihsel arka plan için söylenecekler, bu sloganın, Türkiye’de THKO, Halkın Kurtuluşu, TDKP geleneğini izleyenler tarafından kullanıldı ve temel slogan olarak hep önde oldu…

Eleştirinin Maddi Hataları:

Sloganın tarihsel arka planını bir kere ıskalayınca diğer hatalar kaçınılmaz olarak art, arda geliyor. Kısa eleştiri yazısının hemen başında aceleyle “faşizm halktan beslenir” tespiti yapılıyor. Bu ne demeye kalmadan bir sonraki cümlede yapılan açıklama bu beslenmenin nasıl bir şey olduğunu açıklamaktan çok, ne demek istediği hepten anlaşılmaz oluyor. Cümle aynen şöyle: “halkın maneviyatından, finansal çıkarlarından beslenir” deniyor. Anlaşılması son derece zor bu tümcelerden, iyi niyetle, faşizmin halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını kullandığını, kültürel değerlerini istismar ettiğini anlayabilir ve hiç çekinmeden katılabiliriz. Çünkü diğer baskıcı rejimlerden farklı olarak faşizm, aşağıdan yukarı doğru güçlü bir kitle tabanıyla iktidara yürür ve iktidarını kalıcı kılmaya çalışır.

Ancak bizim cüretkar eleştirmenin kafası son derece karışık olduğundan ve birazda sol bir retorik için gerekli gördüğü, ama konuyla hiçbir ilgisi olmayan tümceler de kullanıyor. Onlardan biri de; ”halkı dönüştürmeden, halkın çıkarlarından retorik üretmek, ne marxist ne de diyalektik bir yöntem olamaz” diyerek bir önceki tümceyi güçlendirdiğini sanarak cümle düşüklüğü bir yana içinden çıkılmaz bir anlamsızlık üretiyor. Neresinden tutarsak elimizde kalacak böyle bir tümcenin açıklanması için uğraşmadan geçiyoruz.

Ama bitmiyor, hemen devamında yukarıdaki tezini doğrulayacağına inandığı bir örnekleme yaparak başka bir alana sıçradığını görüyoruz. Eleştirmenimiz, “hitlerin nasyonal sosyalizm tezi boşuna değildi. ezilmiş, milli ruhlar üzerine oynadı ve kesinlikle başarılı oldu” diyor.

Hadi biz bir kez daha iyi niyetli davranarak, Hitler’in Almanya’nın Birinci Dünya Savaşının mağlubu olması sonucu imzalamak zorunda kaldığı Versay Barış Antlaşması’nın ağır hükümleriyle, halkın yaşadığı ekonomik zorlukları, incitilmiş milli duygularını başarılı bir şekilde kullanmış olduğundan söz edildiğini ve buradan faşizmin kitle tabanı yaratığını varsayalım.

Ancak burada bir kez daha yenilemekten çekinmeden, cüretkar eleştirmenimizin ne söylediğini anlatacak bir tercümana ihtiyacı olduğunu belirtelim.

“Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet” sloganını eleştiren cüretkar eleştirmen, yerinde bir an dahi durmuyor. Hitler’in, Nasyonal Sosyalizmin başarısının bu sloganla ilintisini açıklamadan, bir başka konuya geçiyor. Hitler kürsüde konuşurken, Nazi selamı yapan binlerce kişi içinde, oturduğu yerde hiçbir hareket yapmayan adamın o bildik fotoğrafına geçiyor.

Hiç de gereği yokken, ajite eden bir duygusallıkla, Nazi selamı yapmayan adamın, bu yüzden anasından emdiği süttün burnundan getirildiğini anlatıyor…

Kim bilir, belki haklıdır…

Nazi Almanya’sında bu türden olayların çok ötesinde acıların yaşandığını biliyoruz. Faşizmin o en çirkin, en kanlı yüzünü bütün İkinci Paylaşım Savaşı sürecince hiç çekinmeden bütün dünyaya ve insanlığa gösterdi…

Ama biz şimdi yeniden cüretkar eleştirmenimize dönelim. Yine sözü edilen sloganla ne alakası kurulduğu belli olmayan bir saptamasını önce yazalım, “hülasa; halkı dönüştürmeden, halkla yapılan her kavga, halka karşı yapılmış bir kavgadır” diyor.

Peki ne anlamamız gerekiyor bu tümceden?

Önce küçük bir açıklama yapayım. Hülasa sözcüğü burada “kısaca” anlamında kullanılmış. Peki neymiş o kısaca olan. İşte o belli değil. Çünkü “kısaca” bize sunulan bir kelime salatası değilse kelime oyunundan ibaret…

Eleştirmenimiz, “Halkı dönüştürmeden, halkla yapılan her kavga, halka karşı yapılmış bir kavgadır” diyerek aslında kelime oyunun ötesine geçiyor ne dediğini bilmeyen adam izlenimi veriyor. “Halkı dönüştürmek” denen şeyin halkı faşizmin ağından, zehrinden kurtarmak ise “dönüştürmek” sözcüğü yerine “kazanmak” kullanılabilirdi. Çünkü halkı dönüştürmek, “neye” dönüştürmek sorusunun da cevabının aranmasını gerekli kılar. Halkın belli kesimleri daha çok da; küçük burjuvaların, ama bazen de emekçi sınıfların, bazı dönemlerde sermayenin yedeğine düşmesi, faşizmin hizmetinde, onun kitle tabanı olması yukarıda da belirttiğimiz gibi mümkün. Ancak yine de, halkın, sınıfın dönüştürülmesinden söz etmenin, sözcüğün en dar anlamıyla mantık içinde bir cevabı yok. Çünkü bir şeyin kendisine dönüştürülmesinin ne gereği, ne de anlamı var. Yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasından söz ediyorsak, bu da dönüştürmek değil, halkın, sınıfın kendisi ile buluşması, gerçeğinin farkına varmasından başkaca bir anlama gelmez. Başka bir söylemle, halkın faşizme karşı mücadeleye geri kazanılmasından söz edebiliriz, dönüştürülmesinden değil.

Faşizme karşı içine girilen her kavga onun propagandasıyla zehirlenmiş halka/kitlelere karşı verilmiş bir mücadele değildir. Faşizm, egemen sınıfların iktidarı elinde tutmanın bir biçimi olarak, yalnızca egemenlere hizmet eden bir sistemdir. Bu yüzden ona karşı verilen her mücadele onu destekleyen kitlelere/halka karşı bir mücadele değil, doğrudan ve yalnızca egemen sınıflara karşı bir mücadeledir. Bu yüzden, faşizme karşı mücadeleyle egemenlere geri adım attırma, yenilgiye uğratma, değişik nedenlerle onu desteklemiş olan halkın ve emekçi sınıfların kurtuluşu anlamına gelir.

Bütün bunları anlamayı cüretkar eleştirmenimizden beklemiyoruz. Çünkü o ilerleyen satırlarda hepten kendini kaybederek, “halk dediğin şey demokrasinin katalizörüdür” diyecek kadar gerçeklikten kopuyor. Bu çok bilinen, genellikle halkın egemenlere karşı mücadelesinin bir önleyeni, katalizörü olarak demokrasi olduğu ifade edilmek için kullanılan tümcenin bozulmuş halinden başka bir şey değildir. Ancak bu bozulmuş haliyle bir anlamsızlıktan çok, bir saçmalık üretildiği de açık.

Marksistler, burjuva demokrasisinin, emekçi sınıfların (halkın) egemen sınıflara karşı verdiği mücadeleyi yumuşatan katalizör görevi gördüğüne inanırlar. Ama bizim çok bilmiş eleştirmenimiz bütün bunlardan bihaber, ya da yarım yamalak bilgisiyle kelimelerle oynamaya cüret ederek saçmalık üretmekten çekinmemiş… Dahası var, bizim çok bilmiş eleştirmenimiz kendini resmen kaybederek, halkı kast ederek; “söylemesi acı ama, yavşaktır” diyebiliyor…

Bir kere hızını alınca durması zordur insanın. Son incilerini kullanmadan duramaz. “halk insan değildir. refleksleri ve ilkeleri farklıdır. insan da halk değildir, bazen küfreder, halkın gelmişine de, geçmişine de…”

Halkın insan olmadığını söylemek yetmiyormuş gibi, bunu bir de, “insan da halk değildir” diyerek çocukça pekiştirmeye çalışması nasıl boyundan büyük bir işe soyunduğunu gösteriyor.

Halk, tümevarım dediğimiz insanın düşünmeye başladığından bu yana uygulaya geldiği yöntemle, ulaşılan bir soyutlamadır. Diğer adıyla parçadan, bütüne ulaşmak olan bu yöntemle ulaşılan soyut kavramsal bir varlıktır. Bir kez, parçadan bütüne ulaşılınca, onun artık farklı özelikleriyle/karakteriyle var olması da kaçınılmazdır. O, artık parçanın bütün özeliklerini içinde barındırıyor da olsa, parçaya indirgenemez. Onun gibi davranıp, hareket etmez.

Bunu büyük eleştirmenimize anlatmanın ne kadar gereği var bilmiyoruz. Çünkü o, bilmediği sularda yüzdüğünün farkında olmadan ne dediğini bilmeyen biri olmayı çoktan yeğlemiş. Onunla daha fazla uğraşmanın anlamı yok. O sıkıştığında zaten “çok bilmiş biri olmadığını” bize söyleyerek işin içinden sıyrılmaya, okumadan araştırmadan bazı kavramlar ve değerlerle aklına estiği gibi oynamaya devam edecektir.

Ancak burada bir noktanın altını çizmeden geçmeyeceğim. Büyük eleştirmenimizi izleyen, sosyal medya arkadaşları, özelikle de; solcu, sosyalist olanların büyük bir iştahla bu söylenenleri beğenmiş olmasını, yorum yazmasını neye bağlayacağımı bilmiyorum. Bunlar kimin yazdığına odaklanıp, okumadan, belki de okuduğunu anlamadan beğenerek aslında ne kadar sol, sosyalist olduklarını bize göstermiş olmuyorlar mı?

Hasan KAYA
3 Ekim 2016 Pazartesi

[1] Sinclair, Upton; Sagarin, Edward; Teichnerhe, Albert; Cry for Justice: An Anthology of the Literature of Social Protest s. 438; L. Stuart, 1963.

 

%d blogcu bunu beğendi: