Türkiye birkaç gündür yeniden ölüm haberleriyle uyanıyor. Dağlıca’da askerlerin, Iğdır’da polislerin öldürülmesiyle ağırlaşan çatışmalı ortam, toplumda anlaşılır bir acı ve öfke yarattı. “Terörü lanetliyoruz” diyerek başlayan yürüyüşlerin arkasında da başlangıçta bu acı vardı. Fakat bir toplumun acısı ile o acının hangi siyasal yöne sürüldüğü aynı şey değildir. Teröre karşı sokağa çıkan kalabalıkların öfkesi birkaç saat içinde başka insanların, siyasi partilerin, gazetelerin ve işyerlerinin üzerine yöneldiğinde artık yalnız terörü protesto eden insanlardan değil, kendisine yeni düşmanlar yaratan tehlikeli bir toplumsal hareketten söz etmek gerekir.

Dün gece bunun ürkütücü görüntülerini yaşadık. Ankara’da HDP Genel Merkezi kundaklandı, birçok kentte HDP il ve ilçe örgütleri basıldı, taşlandı ve ateşe verildi; İstanbul’da Hürriyet gazetesi 48 saat içinde ikinci kez saldırıya uğradı. Kürtlere ait olduğu düşünülen işyerleri hedef alındı, araçlar durduruldu, insanlar kimlikleri ve konuştukları dil nedeniyle saldırıya uğradı. Sosyal medya ise ırkçı, ayrımcı, linç ve katliam çağrılarının dolaştığı başka bir meydana dönüştü. Terörü lanetlemek için başlayan öfke, kendi şiddetini üretmeye başlamıştı.

Bizim gibi ülkelerde büyük insan topluluklarını kendi ekonomik ve demokratik hakları için harekete geçirmek kolay değildir. İşçiyi ücreti, emekliyi aylığı, öğrenciyi eğitim hakkı, yurttaşı özgürlüğü için sokağa çağırdığınızda önünüze yılların korkusu ve itaat kültürü çıkar. Fakat “vatan”, “millet”, “bayrak”, “din” gibi adına milli ve dini hassasiyet dediğimiz kavramlara dokunulduğunda aynı kalabalıkların birkaç saat içinde meydanlara çıkabildiğini görüyoruz. Sorun insanların ülkelerini sevmeleri ya da öldürülen asker ve polisler için öfkelenmeleri değildir; sorun bu haklı öfkenin başka insanların üzerine yöneltilebilmesidir.

İşte “kontrollü sokak hareketi” düşüncesinin tehlikesi burada başlıyor. Siyaset, kalabalığı gerektiğinde sokağa çıkarabileceğini, rakibine toplumsal güç gösterebileceğini ve işi bittiğinde aynı insanları yeniden evlerine gönderebileceğini düşünebilir. Oysa sokağın açma-kapama düğmesi yoktur. Kalabalık hareket etmeye başladığında kendi ruhunu, hedeflerini ve giderek kendi düşmanlarını yaratır. Dün terörü protesto etmek için yürüyenlerin bir bölümünün birkaç saat sonra parti binalarına, gazetelere ve Kürt yurttaşlara yönelmesi bunun ne kadar hızlı gerçekleşebileceğini gösterdi.

Siyasal iktidarların doğrudan sorumluluğunu üstlenmedikleri, bizzat kendilerinin örgütlemediği fakat kendilerine yarayacağını düşündükleri sokak hareketleri ilk bakışta kullanışlı görünebilir. Muhalefet sindirilir, toplumun dikkati başka yere çevrilir, kutuplaşma siyasi safları sıklaştırır. Fakat bu görüntü yanıltıcıdır. Bugün sizin gösterdiğiniz hedefe yürüyen kalabalığın yarın kendi hedefini seçmeyeceğinin hiçbir güvencesi yoktur. Şiddeti siyasi yöntem olarak öğrenmiş bir topluluğun sınırlarını, onu harekete geçirenler de sonsuza kadar belirleyemez.

Türkiye gibi etnik, mezhepsel ve siyasal fay hatlarının derin olduğu bir ülkede bunun bedeli daha ağır olabilir. Bir parti binasına atılan taş engellenmezse ertesi gün kapısı kırılır; kapıyı kırana dokunulmazsa bir başkası binayı yakmayı kendisine hak görebilir. Sonra hedef parti olmaktan çıkar, o partiye oy veren insan olur; ardından onun kimliği, dili ve yaşadığı mahalle hedef haline gelir. İç çatışmalar çoğu zaman insanların bir sabah silahlanmaya karar vermesiyle değil, birbirlerini yurttaş olarak görmekten yavaş yavaş vazgeçmeleriyle başlar.

Bu nedenle Dağlıca’da öldürülen askerlerin, Iğdır’da öldürülen polislerin ardından duyulan acı ile Kürt yurttaşların güvenliği birbirinin karşısına konulamaz. PKK’nin saldırılarını lanetlemek, hiçbir ilgisi olmayan bir Kürt esnafın dükkânını yakmayı meşrulaştırmaz. Bir siyasi partinin politikasını eleştirmek onun binasını ateşe verme hakkı yaratmaz; bir gazeteye kızmak kapısını kırmayı haklı çıkarmaz. Şiddetin hedefini değiştirmek, şiddete karşı çıkmak değildir.

Devletin sorumluluğu tam burada başlar. Devlet yalnız şiddeti kınayan makam değil, onu önlemekle yükümlü güçtür. Yurttaşın hangi partiye oy verdiğine, hangi dili konuştuğuna, hangi kimliği taşıdığına bakmadan canını ve malını korumak zorundadır. İktidarın hoşuna giden öfkeye gösterilen küçük bir hoşgörü bile kalabalık tarafından büyük bir izin olarak okunabilir. Hükümetin dün gece yaşananlara yalnız kınamayla karşılık vermesi bu nedenle soruyu ortadan kaldırmıyor; tersine, devletin bu olayları neden önleyemediği sorusunu büyütüyor.

Dün gece gördüğümüz manzara yalnız bir gecenin bilançosu değildi. Parti binalarının yakılması, gazetelerin basılması, işyerlerinin taşlanması, insanların etnik kimlikleri nedeniyle hedef gösterilmesi ve sosyal medyanın linç çağrılarıyla dolması, “kontrollü sokak” düşüncesinin ne kadar tehlikeli bir yanılsama olduğunu gösterdi. Öfke sürekli kendisine yeni hedef aramaya başladığında kontrol zaten kaybedilmeye başlanmış demektir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan daha fazla öfke değildir. Dağlıca’da oğlunu kaybeden annenin acısıyla, sokağa çıktığında kimliğinden dolayı saldırıya uğramaktan korkan Kürt annenin korkusunu birbirine düşman etmeyen bir siyasal akla ihtiyacımız var. Birinin acısını diğerinin üzerine yürümek için gerekçe yaptığımız anda hep birlikte kaybetmeye başlarız.

Çünkü iç savaşlar bir sabah ilan edilerek başlamaz. Önce insanların dükkânları taşlanır, parti binaları yakılır, gazeteler basılır; sonra insanlar birbirlerine adlarıyla değil, kimlikleriyle seslenmeye başlarlar. Bir süre sonra mahallenin, sokağın, hatta komşunun kimliği önem kazanır ve birlikte yaşanan ülkenin ortasından görünmeyen sınırlar geçmeye başlar.

O sınır çizilmeden durmak gerekir.

Çünkü yangın çıktığında ev hepimizindir.

Hasan KAYA
9 Eylül 2015 Çarşamba