.: Ötekileştirilen Göçmen Çocukluğundan Teröristliğe…

Göç Yolları kitap çalışmamızda yıllar önce dokunduğumuz bazı sorunların bugünü hazırladığını görmüş olduğumuzu ve bazı sorunlu noktaları. İsviçre özelinde ele aldığımız, ancak belli düzeyde bütün Avrupa için geçerli olan yazımız bugün üzerine tartıştığımız konunun anlaşılmasına katkı vereceğini düşündüğümüzden burada yayınlıyoruz…

“1980’dan bu yana yabancı çocukların ve gençlerin sayısı İsviçre’de hızla artış göstermekte. Zorunlu eğitimden sonra öğrenim yapmaları giderek zorlaşmakta olan bu gençlerin iyi bir eğitim alma şansları oldukça az. 1995-1996’da yabancı gençlerin %52’si Sekundarstufe 1’den mezun olmaktadırlar.  (temel eğitimin en düşük düzeyi) Buna karşılık İsviçreli gençlerin bu tür okullardan mezuniyeti giderek azalmakta. Ayrıca giderek artan oranda yabancı çocuk ve gençler için özel pedagojik eğitim programları alması artarak gündeme gelmekte. Buna göre yabancı çocuklar ve gençler İsviçreli yaşıtlarına göre dört kez daha fazla özel eğitim programlarından yararlanmakta. Bu oran İsviçreli gençlerde %2’dir. Bu gençlerden %23’ü temel eğitimden sonra öğrenime devam etmiyor. 1995 rakamlarına göre buna  İsviçreli gençlerde bu oran %8’dir. Bütün bunlar yabancı gençlerin meslek eğitimi için bir işyeri bulmasını ve öğrenimine devam etmesini engelleyen etmenlerdir. Öğrenimin daha yüksek basamaklarında ise yabancıların sayısı giderek azalmakta.  1995 yılında yüksek okula gidenlerin oranı %11, üniversiteye gidenlerin oranı ise sadece %7’dir.”[1]

Okul yaşamında başarılı olmayan gençler, yabancı kültüre girmek için aralık kapılar arar: Okul kapısı kapalı olduğuna göre, başka kapılara gitmek zorundadır. Karate, judo, boks ve futbol gibi spor dallarında şansını dener. Bu yol yalnız başarı için değil, düşman çevreye karşı kendini savunmak için de uygun bir yoldur.  Kimi genç de robot dansı, disko dansı gibi dallarda yetenekli olduklarını kanıtlayarak kendilerini kabul ettirmeye çalışırlar.[2] Son yıllarda Almanya’nın bir çok tanınmış kulübünde futbol oynayan bir çok gence rastlamak olanaklıdır. Yine buna bağlı olarak bir çok genç de, Almanya başta olmak üzere değişik Batı Avrupa ülkelerinden gelerek Türkiye birinci liginde futbol oynamaya başlamıştır.

Türkiye müzik piyasasında da bir çok Avrupa’dan gelen gençle karşılaşmak mümkün. Dans guruplarını da bunlara ekleyebiliriz. İster futbol isterse müzik ve/veya dans guruplarında bulunan bu gençlerin eğitim-öğrenim düzeyleri sorgulandığında görülecektir ki, geldikleri ülkelerin düzeyinin oldukça gerisindedir.  Çoğu eğitim sürecinde elenmiş ve bir şekilde başarısız bulunmuştur.

Göçmen işçilerin aile yapıları demokratik bir aile olmadığı gibi bu aile içinde çocuğa yaklaşım da demokratik değil, aksine baskıcı bir yaklaşımdır. Gençler arasında yapılan bir araştırmaya göre; “Ana babalarını baskıcı ve katı tutumlu olarak nitelendiren gençlerin % 40’ı benimsenmedikleri, istenmedikleri duygusunu taşıdıklarını belirtmişlerdir.”[3] Bu durumun yabancı bir toplumda etkisi, çocuk ve genç için daha yıkıcıdır. Ana babasının benimsememesi, istememesi, toplumun benimsememesi ile birleşince çocuk ve genç için altından kalkması olanaksız bir durum ortaya çıkar.

Türkiyeli Göçmen çocukları, ana dilleri dışındaki  dille okulda tanışırlar. “Çocukların %80’in üzerinde diyebileceğimiz büyük bir bölümü, bulundukları ülkenin dilini ilk okula adım attıkları yıl öğrenmeye başlarlar. Toplumla yüz yüze gelişleri de, yine okulda ve okulun bulunduğu sosyal çevrede oluyor. Dilin eğitim sürecinin temel anahtarı olduğu ve dil-düşünce-zeka gelişimi arasındaki –o bilinen- karşılıklı etkiler göz önünde bulundurulduğunda, göçmen işçi çocuklarımızın, oldukça eleyici-seçkinci olan Alman eğitim sistemi içindeki yarışı neden daha başlarken yitirdikleri kolayca anlaşılır.”[4]  Burada hemen eklemeliyiz ki, İsviçre eğitim sistemi Almanya’dan da daha eleyici-seçkinci bir eğitim sistemidir. Çocukların sınırlı bir dil öğrenimi ile okula başlamaları, oturdukları yerler itibari ile sürekli göçmen çocuklarla olmaları ve arkadaş çevrelerinin kendileri gibi göçmen çocuklardan oluşması dil öğrenim sürecini geciktiren nedenlerin başında gelmektedir.

Giderek yaygınlaşan uydu antenler aracılığı ile izlenen Türk televizyon kanalları alışkanlığı Türkçelerinin düzelmesine, sözcük dağarcıklarının kısmen daha zenginleşmesine katkıda bulunurken bulundukları ülkelerin dilini öğrenme daha da zorlaşmaktadır.

Okula çok sınırlı bir dil eğitimi ile başlayan çocuklar öğrenim yaşamına bir kaç adım geriden başlarlar…

Bu durum, tüm öğrenim yaşamlarını etkiler ve başlangıcın zorluğu, bütün öğrenim yaşamlarında belirleyici olur. Burada önemle üzerinde durulması gereken konulardan biri de; göçmenlerin yoğunluğunun belli kasaba ve köylerde, şehrin belli semtlerinde oluşmasından kaynaklanmaktadır. Gettolaşma olarak da adlandırılabilecek bu yoğunlaşma o kasabadaki veya semtteki okullarda göçmen çocuklarının sayısal çokluğuna neden olmaktadır. Böylelikle iki olumsuz etki çıkar karşımıza: Birincisi; çocukların İsviçreli çocuklarla iletişimini olanaksız veya sınırlı kılar. Bu da dil öğrenmeyi zorlaştırır. Diğer bir olumsuzluk ise Göçmen çocukların kendi aralarında çeteleşmeye varan yapılar içine girmesine kadar uzayan sağlıksız bir ilişkiler yumağıdır.

Aile içinde pek ilgi görmeyen ve okulda başarısız olan çocuk, çok çabuk gençlik çetelerine dönüşen grupların içine girebilmektedirler. Ailenin hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olan Türkiye’ye dönüş düşü de, çocukların burada kendilerine bir gelecek yaratma düşünü elinden almaktadır…

Babasının isteğiyle karşı çıkamayacağı geri dönüşle, burada –yarıda kalabilecek– bir gelecek kurmaktansa, günü birlik yaşamayı yeğlemektedir. Bunu hiç bir şekilde açıkça düşünmez çocuk. Bizim konuştuğumuz, gözlemlediğimiz bir çok çocuk bunu farkında olmadan ifade etmektedirler.

Genelde babasının Türkiye de yapmış olduğu yatırımların ona da “yedi sülalesine” de yeteceğini söyleyerek anlatılan bu olgu, çok doğal olarak çocuğun iyi bir öğrenim görmesini engeller. Aslında bunu ilk söyleyen de baba veya annedir. Çocuklarının en küçük bir başarısızlığında ona yardımcı olmak yerine “Okuyup da ne olacak Türkiye’de yaptığımız bize de ona da fazlasıyla yeter” diyerek çocuğun başarısızlığındaki kendi rollerini saklar, onurlarının kırılmasına engel olurlar…

Bunu çocuktan çok kendileri için yaparlar. Ebeveynler, çocuklarının başarısı ile övündüğü kadar başarısızlıklarından da utanırlar. Ve her durumda da kendileri suçlu değildir. Göçmenlerin sorunlarından kolaycı kaçış yollarından biri olan yerli yersiz her karşılaşılan sorunda İsviçrelileri suçlama olgusu burada da kullanılır. Çocuğun başarısızlığı kimi zaman öğretmen bazen de tüm eğitim sistemine fatura edilir. Türkiye ile kıyaslanmayacak kadar serbest ve gevşek bir disiplin anlayışı olan veya Türkiyeliler tarafından öyle değerlendirilen eğitim sistemi çocukların başarısızlığında bir sebep olarak gösterilir.

Çocukların ve gençlerin eğitim düzeyleri, geçtiğimiz yıllara göre daha iyi bir konumda olmakla birlikte henüz özlenen düzeyde değildir. Hala liseye ve üniversiteye giden göçmen çocuklarının oranı % 5’leri geçmez. Son zamanlarda, meslek eğitimi yapan gençlerin sayısı artmakla birlikte, meslek eğitimi yapmaları için işyeri bulmada son derece zorlanmaktadırlar. “Bir meslek edinmek, elbette her şeyi çözecek değildir; ne var ki, nitelikli bir meslek, Bayram Ayaz’ın yerinde deyişiyle ‘sahrada yol alan birinin boynundaki su matarasına’  benzetilebilir. İşte, mesleksiz göçmen işçi çocuklarımız, ‘yaşama atıldıkları’ daha ilk yıllarda, yarışı yitiriyorlar ne yazık ki. Araştırma ve gözlemler de gösteriyor ki, gençler içinde özellikle bir meslek edinemeyenler arasında saldırganlık, suç işleme eğilimi ve öteki türden sosyo-psikolojik sapmalar artma yönünde.”[5]

Bu durumda entegrasyondan söz edilmesi mümkün değildir.

Hem göçmen çocukların uyumundan İsviçre’ye entegrasyonundan söz edilecek, hem de bu çocuklar ve gençler İsviçrelilerden farklı bir uygulamaya tabi olacaklar… İsviçreli çocukların ve gençlerin derslerinin ve not ortalamalarının daha iyi olduğundan değildir bu ayrım.

Yaşadığımız, tanık olduğumuz bir çok olayda, dersler ve not ortalamaları daha iyi olduğu halde göçmen çocukların ve gençlerin tercih edilmediğini biliyoruz.

Okullarda tanık olduğumuz bir çok olayda (kendi çocuklarımız için ve tercümanlık yaptığımızda) sıklıkla karşılaştığımız “Bir yabancı öğrenci için dersleri iyi” söylemi de hiç bir şekilde kabul edilebilir bir söylem değildir. Bu söylemin altında yatan gerçek: “Onların zaten başarılı olamayacağı” önyargısıdır. Baştan bu önyargıyla yaklaştığınız bir öğrencinin başarılı olma şansı zaten olamaz.

Bu yaklaşımın bir başka sakıncalı yanı da, çocuğa veya gence farklı yaklaşıldığı ve İsviçreli arkadaşlarından ayrı tutulduğu gerçeğidir. Bunu yaşayan gencin uyumunu ve uyum konusunda entegre olma yolunda bir çaba içinde olmasını beklemek sanırız anlamsız ve boşuna bir beklenti olur.

Yaşayarak tespit edilen tüm bu gerçekler alt alta sıralandığında ortaya çıkan görüntü: “Göçmen çocuklarının ve gençlerinin okullarda başarılı olması da pek beklenmemektedir” şeklinde olmaktadır. İlk bakışta çok doğru bir söylem gibi gelebilen, “Herkesin ille de yüksek okul ve üniversite okuması gerekmiyor” söylemiyle, göçmen çocukların ve gençlerin yüksek okul ve üniversite düşü kurmaları olanaksızlaştırılmaktadır

Elbette her insanın yüksek okul okuması gerekmiyor. Ancak bunu hak eden göçmen çocuklarının da salt göçmen olmalarından dolayı önünün kapatılmaması da gerekiyor. Eşit haklara ve ödevlere sahip olduğunu ve hiç bir şekilde dışlanmadığını anlayan, yaşayan genç uyuma (entegrasyona) daha açık olabilir.

1960’lı yılarda, ucuz iş gücü olarak getirilen babası, annesi gibi ucuz işgücü olması kendisinden beklenmediği duyumsatılırsa bu gençler kendilerini buralı ve buraya uyum sağlamakta zorunlu duyumsarlar. “Toplumun göçmen çocuğa, iktisadi politikaların bir ürünü olarak değil, kişi olarak bakması sağlanmalıdır. Kendi yeti ve becerileriyle, farklı olma hakkına sahip olduğu kadar., eğitim ve öğretim hakkına da sahip birer kişiliktir onlar; insan haklarından biri olan eğitim hakkı, onların da en doğal hakkıdır.”[6]

Çok iyi biliyoruz ki, içinde bulunduğumuz konjonktürde yurtdışından yeni ucuz emek gücü getirmek zor ve hatta olanaksızdır. Bundan dolayı sanayinin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücü, göçmen çocuklarının eğitim süreçleri kısaltılarak sağlanma yoluna gidilmemelidir.

Unutulmalıdır ki, bu çocuklar ve gençler İsviçre (Avrupa’nın) toplumunun bir parçasıdırlar. Yeni kuşağın gidebileceği İsviçre’den başka ülkeleri, vatanları da yoktur. Kim ne derse desin İsviçre’de doğmuş büyümüş bir çocuk veya genç başka bir yerde sanıldığı gibi kolay yaşayamaz. Bu söz konusu olan ülke veya yer, ana ve babasının geldiği ülke dahi olsa gerçek değişmemektedir. İyi eğitim görmemiş bu gençler, sadece ve sadece İsviçre için bir sorun oluşturacaklardır.

Geri göndermek, onları sınır dışı etme ile tehdit etmek ve benzeri girişimlerle, sorunu çözme olanağı olmadığı artık anlaşılmalıdır.

İsviçre’de (Avrupa’da) doğan her çocuk İsviçreli kabul görmeli ve bunun yasal zemini hızla oluşturmalıdır. Olayı sadece yasal boyutu ile kavramanın ötesine geçerek bu çocukların kendilerini yabancı, ikinci vatandaş duyumsamaları önündeki tüm engeller göz önüne alınarak, bu alanlarda doğru adımlar atılmalıdır. Çocukların ve gençlerin anne ve babalarından öğrendikleri ana dilleri korunarak, -korunması ve geliştirilmesine- özen gösterilerek, saygı duyulmalıdır.

Ana dil eğitimleri, resmi okular da seçmeli ders olarak eğitim müfredatı içine alınmalıdır.

Hasan KAYA

(Göç Yolları )

 

Kaynakça:

[1] Lischer, Rolf (ed.). – Integration : (k)eine Erfolgsgeschichte : ausländische Kinder und Jugendliche im schweizerischen Bildungssystem  Bundesamt für Statistik, 1997. – 29 S. ; 4′. – (Statistik der Schweiz. 15, Bildung und Wissenschaft)

[2] Prof Dr. Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı Ruh Sağlığı ve Ruhsal Sorunlar sf. 121

[3] Prof Dr. Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı Ruh Sağlığı ve Ruhsal Sorunlar sf. 143

[4] Server Tanilli, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz. Sf 142-143

[5]  Server Tanilli, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz. Sf  141-142

[6] Server Tanilli, Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz sf 140

Paylaş