Hüzünlü bir ayrılık sahnesi; “hiçbir şeyi doğru dürüst konuşmadık, hep konuşur gibi yaptık” repliği ile başlar. Kaç romanda, kaç filmde karşılaştık bu replikle bilmiyorum.

Bireylerin yaşamında karşılaştığı sorunlara benzer yaşadığı ülkenin sorunları. Neredeyse bire bir örtüşür ikisi bir biriyle. “İnsan yaşadığı coğrafyaya benzer” diye boşuna dememişler. Yaşadığı yerin havası, suyu insanı kendine benzetir. Öyle olduğu içindir ki, kendi kişisel hayatımızda olduğu gibi, ülkenin sorunlarını da konuşmuyor, konuşur gibi yapıyoruz.

Hiçbir işe yaramayan bu yöntem sorunları dağ edip önümüze yığar. Çözmek zorlaşıyor, çoktandır altından kalkılacak gibi de değil artık.

Elin oğlu, değerli olanı, özel olanı ve/veya nadir olanı biriktirip, koleksiyonunu yaparken biz bu ülkede sorun biriktirdik.

Hepimiz saymaya kalksak, ezberden en az on sorun sayabiliriz. Bu ülkenin sorunlarını saymak bile, tek başına insanı yoracak uzunlukta bir liste oluşturuyor.

Bu sorunlar yumağı içinde acil ve çözülmesi hiç zaman kaybetmeye gelmeyecek olanlar var. Gerçi bu büyüklük ve sıralama kişiden kişiye, değişebilir. Benim için sorunlar üzerine konuşamama başlı başına bir sorun olduğundan öncelik onun.

Şu halimize bir bakar mısınız?

Üzerinden bir eksik, yüz yıl geçmiş bir Ermeni Meselesini dahi konuşamıyoruz. Seksen bilmem kaç yıl üzerinden geçmiş Dersim Kıyımını ağzımıza alamıyoruz.

Kürt Meselesini bu ketum halimizle konuşmadan çözeceğimizi sandık. İnandık, umut ettik. Ve geldiğimiz yer, aldığımız yol bir arpa boyu kadar.

Bu ayıp bize yetiyor mu?

En büyük ayıbımız, en büyük günahımız oldu hep. Biz, ne o günahtan, ne de o ayıptan utandık. Utansak çok şey değişecekti, çünkü utanmanın kendisi başlı başına büyük bir devrimdir.

Hasan KAYA
22 Mayıs 2014 Perşembe