Masanın üzerinde üst üste duran kitaplar; kimi okunmuş, kimi okunmayı bekliyor. Sarı not kâğıtları ve dosyalar. Üst üste konmuş dosyalarda karalamalar, yarım kalmış öyküler, şiirler, denemeler…

Üste duran birini alıyorum. Mavi kapak, beyaz kâğıt; “Kırılganlığın ince ayrımındaki çizgide bir yaşam; dokunsan kendi kabuğuna çekilecek, kendine saklanacak.

Bazen düşünmeden söylenmiş bir söz, özensiz bir bakış, sessiz bir sesleniş, kaçışın, kendine saklanmaların nedeni. Bazen, televizyon dizilerinden bir kare, bir haberde objektife takılanla başlıyor her şey.”

Başlıyor bildik o kereler geçmeye. Akıyor cam ekranda Türkiye manzaraları. Sussan yeşil, mor dağlar, denizler dolusu yalnızlık. İçimizi burkan, içimizi acıtan çığlıklar. Vuran ben, vurulan ben, toprağa düşen benim…

“Gitme” diyor Elif.

Gidiyorum.

Önüm arkam uzun bir gece. Masallar, ninniler dinlediğim ana sütü kokan dilimden uzak. Beşiğim boş sallanıyor geceye. Annemi ayaklarımda sallıyorum, gün uyanıyor.

Doğrulan günün ayakucunda bir şeyler sanki hep eksik, hep yarım kalıyor. Sana diyemediğim bir söz var; gün güne eklendikçe çoğalıyor. Bir söz, bin söz oluyor. Dilimin ucunda kızılca kıyamet; eğlenip duruyor hangi dilde söyleneceğini bekliyor. Lal bir aydınlık, uzadıkça uzuyor gün. Sarhoş bir akşam iniyor şehre. Başım dönüyor.

Yılın son günü, yeninin başı. En çok çocuklar susuyor bu gece. En çok çocuklar ağlıyor. Çocuklar gülüyor. En çok çocuklar üşüyor bu gece…

Susuyor içimdeki tüm oyunbaz çocuklar…

Kırılgan da olsa çocuk sesi; her şeye rağmen, gözleri gelen gün kadar ışıltılı, gün kadar sıcak olabiliyor.

Bu gece af etmeye hazır bütün çocuklar bizi.

“Susma” diyor Elif, elindeki bez bebeği bırakıp pembe ayıcığını alıyor. Göğsüne bastırmadan beni tanıştırıyor; “Bunun adı Bıdık” diyor.

Susuyorum…

Kocaman kara gözleri hep üzerimde ve durmadan anlatıyor. “Kuzum der annem bana, ama kızınca kedi, koşunca ördek…”

Anasının kuzusudur her çocuk; Tanrının kuzusu İsa’dan bu yana. Ah nasıl, hangi yürekle seyretti Tanrı gerilmişken çarmıha kuzusu…

Kolu kanadı kırık bir anne kadar da mı olamadı…
Annem, bana ne derdi…

Ne derdi bana ağladığımda. Ne derdi güldüğümde. Yaramazlıklar yaptığımda, kızdırmışsam, kızmışsa; ne derdi annem bana. Hastalandığımda, delice koşarken, düşeceğim diye telaşlanıldığında. Uzaklara gittiğimde, ben yokken arkamdan…

Annem bana ne derdi?

Ellerinde çocuklarının fotoğrafları; öpüp koklayan, götürüp göğsüne basan Cumartesi Anneleri; ne derdi çocuklarına…

Hasan KAYA
28 Aralık 2010 Salı