Göbeklitepe’den Nemrut’a, Mezopotamya’nın Taşlarından İnsanların Yüreğine Bir Yolculuk

Bazı yolculuklar, insanın yıllardır zihninde taşıdığı bir haritanın üzerine ayak izlerini bırakmasıyla başlar. Henüz gidilmemiş bir kentin sokaklarında dolaşmış, görülmemiş bir dağın doruğunda durmuş, binlerce yıl önce yaşamış insanların geride bıraktığı taşlara dokunmuş gibi olur insan. Kitaplardan öğrendiği, fotoğraflarda gördüğü, hakkında okuduğu yerleri belleğinde kendisine ait bir dünyaya dönüştürür. Sonra bir gün, hayatın bitmek bilmeyen telaşı içinde ertelenmiş o karşılaşmayı gerçekleştirmeye karar verir. Ancak yolculuğun sonunda anlar ki görmek istediği yerlerin bir bölümü hayal ettiğinden çok daha güzeldir; bir bölümü ise taşıdığı beklentilerin gerisinde kalmıştır. Çünkü kentler de insanlar gibidir. Uzaktan bakıldığında yalnızca güzel yüzleri görünür, yaklaştıkça içlerinde sakladıkları çelişkiler, sevinçler, kırgınlıklar ve yaşanmamış hayatlar da kendisini göstermeye başlar.

İspanya gezisinin ardından Türkiye’nin güneydoğusuna yönelirken böyle bir karşılaşmanın eşiğinde olduğumu biliyordum. Endülüs’ün sokaklarında birbirinin üzerine kapanmış uygarlıkların izlerini ararken, kendi ülkemde henüz göremediğim tarihî coğrafyalar zihnimde yeniden canlanmıştı. Göbeklitepe, ilk kez basına yansıdığı günlerden beri görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Nemrut ise yıllardır zihnimin bir köşesinde bekleyen başka bir buluşmaydı. Biri insanlığın henüz bildiğimiz anlamda krallıkları ve devletleri kurmadığı çağlara, diğeri iktidarın kendisini tanrıların arasına yerleştirmeye çalıştığı bir dünyaya açılıyordu. Aralarında binlerce yıl bulunmasına rağmen her ikisi de insanın kendi yarattıkları karşısındaki yerini sorgulatan büyük bir tarihin parçalarıydı.

Elbette bu yolculuk yalnızca eski taşları, anıtları ve arkeolojik alanları görmekle sınırlı kalamazdı. Gaziantep’in çarşılarına, Urfa’nın sokaklarına, Mardin’in taş evlerine, Midyat’ın manastırlarına ve Diyarbakır’ın surlarına uğramadan bu coğrafyadan ayrılmak, bir kitabın yalnızca kapağına ve birkaç sayfasına bakıp geri kalanını okumadan kapatmaya benzerdi. Çünkü bir ülkenin tarihi yalnızca müzelerinde, tapınaklarında ve saraylarında yaşamaz. Sabah erkenden dükkânını açan esnafın ellerinde, evinin kapısında komşusuyla konuşan kadının sesinde, başka bir dilde söylenen türkünün ezgisinde, sofraya konulan ekmeğin kokusunda da yaşar. Hatta bazen bir kentin en derin tarihi, hiçbir kitabın sayfasına girmemiş sıradan bir insanın davranışında saklıdır.

Bu yolculuğun beni en fazla heyecanlandıran yanı, farklı halkların, inançların ve dillerin aynı coğrafyada nasıl bir hayat kurduklarını yakından görebilmekti. Öteden beri kültürel çoğulluğu gökkuşağına benzetmişimdir. Gökkuşağının hiçbir rengi ötekinden daha değerli değildir. Kırmızı kendi kırmızılığından vazgeçmeden mavinin yanında durur, sarı yeşile benzemeye çalışmadan aynı gökyüzünde yerini alır. Bir rengi çıkarıp attığınızda gökkuşağı eksilir; bütün renkleri tek bir renge indirdiğinizde ise artık ortada gökkuşağı diye bir şey kalmaz. İnsan toplumlarının da bundan farklı olmadığını düşünürüm. Bir kültürün güzelliği ötekini silmesinde değil, onunla birlikte var olabilmesindedir. Fakat yol boyunca karşılaşacaklarım, farklılıkları sevmenin onları gerçekten tanımaya çalışmakla her zaman aynı anlama gelmediğini gösterecekti.

İnsan yolculuğa yalnızca bavulunu götürmez. Alışkanlıklarını, dünyaya bakışını, bilgi birikimini, önyargılarını, hatta görmeye hazır olmadığı şeyleri de beraberinde taşır. Kimisi gittiği ülkeyi ya da kenti mutfağından tanımaya çalışır, kimisi tarihî yapılarını görür, kimisi alışveriş merkezlerini dolaşır, kimisi fotoğraf makinesinin ekranına sığdırdığı manzaralarla yetinir. Bunların her biri yolculuğun bir parçası olabilir. Fakat insanın aklına ister istemez başka bir soru düşüyor: Bir coğrafyayı görmek için oraya gitmek yeterli midir, yoksa onu gerçekten görebilmek için önce kendi bakışımızın sınırlarını da aşmak mı gerekir? Bu sorunun yanıtı, yol boyunca gördüğüm tarihî yapılardan çok, o yapıların arasında yaşayan insanlarla kurulabilen ya da kurulamayan ilişkilerde saklıydı.

Gaziantep’te Emeğin Sesi, Nemrut’ta Taşın Sessizliği

Gaziantep, yolculuğun ilk duraklarından biri olarak geçmişle bugünün birbirine karıştığı bir dünyanın kapılarını açıyordu. Çarşılarının hareketliliği, bakır ustalarının çekiç sesleri, baharat kokuları, eski yapıların arasında süren ticaret ve insanların bitmek bilmeyen telaşı, kentin yalnızca tarihî bir yerleşim değil, aynı zamanda yaşayan büyük bir üretim merkezi olduğunu hatırlatıyordu. Burada geçmiş, müzelerde saklanan eski eşyalardan ibaret değildi. Bir ustanın elinde biçimlenen bakırda, kuşaktan kuşağa aktarılan bir zanaatta, yüzlerce yılın alışkanlıklarını taşıyan sokaklarda yaşamayı sürdürüyordu.

Gaziantep’in tarihsel derinliğini düşündüğümde Zeugma’nın mozaikleriyle bugünün çarşılarında çalışan insanların elleri arasında görünmeyen bir bağ kuruyordum. Binlerce yıl önce renkli taşları yan yana getirerek insan yüzleri, tanrılar ve gündelik hayat sahneleri işleyen ustalarla bugünün üreticileri, birbirinden çok farklı zamanlarda yaşamış olsalar da insanın aynı yaratma yeteneğinin taşıyıcılarıydı. İnsan doğadan aldığı malzemeye kendi düşüncesini ve emeğini katıyor, ona yeni bir biçim veriyor, böylece yalnızca nesneler değil, kendisinden sonraki kuşaklara ulaşacak bir dünya yaratıyordu. Uygarlık dediğimiz büyük birikim, belki de her şeyden önce bu görünmeyen ellerin ortak eseriydi.

Fakat çarşıların kalabalığı içinde dolaşırken, yolculuk boyunca beni düşündürecek başka bir durumun ilk izleri de beliriyordu. Tarihî bir kente gelen insanların çoğunun gözlerinde merak görmek insanı sevindiriyordu; ne var ki bu merakın kimi zaman dükkân tezgâhlarında yoğunlaşıp geçmişin izlerine aynı ölçüde yönelmemesi düşündürücüydü. Bir bakır kabın fiyatı, bir hediyelik eşyanın nerede daha ucuza bulunacağı, hangi çarşıda daha iyi alışveriş yapılacağı uzun uzun konuşulabiliyor; fakat o kabı biçimlendiren ustanın hayatına, bu zanaatın geçmişine ya da kentin farklı kültürlerine ilişkin birkaç soru sormak aynı ilgiyi uyandırmayabiliyordu.

Elbette alışveriş yapmak, bir kentin yemeklerini tatmak, sevdiklerine küçük hediyeler götürmek yolculuğun doğal parçalarıydı. İnsan gittiği yerden bir hatıra taşımak ister. Fakat bazen alınan eşyanın kendisi, o eşyayı yaratan insanın hikâyesinden daha önemli hâle geliyordu. Böyle anlarda kültür, onu yaşayan insanların hayatından ayrılarak satın alınabilir bir nesneye dönüşme tehlikesiyle karşılaşıyordu. Bir bakır tabağın fiyatını öğrenirken onu yapan ustanın adını merak etmeyen, bir kumaşın rengini beğenirken üzerindeki motiflerin ne anlattığını sormayan bakış, belki de bir kente gitmiş olmanın en değerli olanağını fark etmeden geride bırakıyordu.

Bu düşünce beni çalışma hayatının ve üretimin insan için taşıdığı anlama götürüyordu. Bir kentin sanayi kuruluşları, ticaret hacmi ve ekonomik büyüklüğüyle övünmek mümkündü; ne var ki aynı kentte çalışan insanların ne kadar mutlu yaşadığını, çocuklarına nasıl bir gelecek bırakabildiğini, kendilerine ve sevdiklerine ayırabilecekleri ne kadar zamanları bulunduğunu da sormak gerekiyordu. Çünkü insanın yarattığı zenginlik ile o zenginlikten aldığı pay her zaman aynı ölçüde büyümüyordu. Bir fabrikanın üretimi artarken çalışanların hayatı daralabiliyor, yeni makineler daha fazla mal üretirken insanın kendisine ayırabileceği zaman aynı ölçüde çoğalmayabiliyordu. Teknolojinin ve üretimin gelişmesi tek başına insanın özgürleştiği anlamına gelmiyordu.

Yol boyunca karşılaşılan büyük barajlar, sulama kanalları, yollar ve köprüler de aynı soruyu başka biçimlerde düşündürüyordu. İnsanlığın doğaya müdahale edebilme gücü olağanüstü ölçüde artmıştı. Bir nehrin önüne baraj kurulabiliyor, kurak topraklar sulanabiliyor, dağlar yollarla birbirine bağlanabiliyordu. Bütün bunlar önemli gelişmelerdi ve bu yapılarla övünen insanları anlamak zor değildi. Ancak büyük yapıların varlığıyla toplumsal gelişmişlik arasına doğrudan bir eşitlik işareti koymak, gerçeğin yalnızca bir bölümünü görmek demekti. Bir ülkenin gelişmişliği yalnızca ne kadar elektrik ürettiğiyle, kaç kilometre yol yaptığıyla ya da ne kadar büyük fabrikalara sahip olduğuyla ölçülemezdi. O ülkede insanların ne kadar özgür, eşit, güvenceli ve onurlu yaşayabildiği de bu hesabın içinde bulunmalıydı.

Ne var ki yolculuk sırasında duyulan bazı değerlendirmeler, gelişmişliği hâlâ büyük ölçüde yolların genişliğine, binaların yüksekliğine ve kentlerin dış görünüşüne göre değerlendirdiğimiz duygusunu uyandırıyordu. Batıdan doğuya gidildikçe, iki coğrafya arasındaki farklar kimi zaman yalnızca yapıların ve altyapının karşılaştırılmasına indirgenebiliyordu. Oysa bir kentin yollarının genişliği bize o kentte yaşayan insanların birbirleriyle nasıl ilişkiler kurduklarını anlatmazdı. Büyük bir barajın görkemi, çevresindeki köylerde yaşayan insanların üretimden ne kadar pay alabildiğini kendiliğinden göstermezdi. Gelişmişlik, yalnızca doğanın ve mekânın dönüştürülmesinde değil, insanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkının genişlemesinde de aranmalıydı.

Bu düşüncelerle dolaşırken Nemrut Dağı’nın doruğunda karşılaştığım manzara, insanın geçmişle kurduğu ilişkinin bambaşka bir yüzünü gösterdi. İki bin metreyi aşan bir yükseklikte, gökyüzüne böylesine yakın bir yerde devasa heykellerle karşılaşmak, şaşkınlıkla hayranlığı aynı duyguda birleştiriyordu. İnsanın ilk aklına gelen, bu kadar büyük taşların o yüksekliğe nasıl çıkarıldığı, nasıl biçimlendirildiği ve neden tam da oraya yerleştirildiği sorusuydu. Dağın sert doğası, rüzgârı, çıplak tepeleri ve uzaklara açılan manzarası arasında bu anıtsal yapı, insanın doğa karşısındaki küçüklüğüyle yaratma gücünün büyüklüğünü yan yana getiriyordu.

Kommagene Kralı I. Antiokhos’un yaptırdığı bu anıtlar, yalnızca bir hükümdarın ölümsüzlük arzusunu değil, Yunan ve Pers kültürel geleneklerinin birbirine karıştığı bir dünyanın izlerini de taşıyordu. Tanrıların ve hükümdarın heykelleri aynı görkemli düzen içinde yer alıyordu. Kral, sanki kendi varlığını yeryüzünün geçici hayatından çıkarıp gökyüzünün kalıcılığına yerleştirmek istemişti. Fakat zaman, insanın kendisini ölümsüzleştirmek için yarattığı şeylerle alay edercesine, o devasa başları gövdelerinden ayırmış, krallıkları tarihin uzak sayfalarına göndermişti. Bugün Nemrut’ta insanı en fazla etkileyen şey, belki de bu sessiz çelişkiydi. Kendilerini ölümsüz sanan hükümdarlar yok olmuş, fakat adlarını bilemediğimiz taş ustalarının emeği hâlâ yaşamayı sürdürüyordu.

Göbeklitepe ile Nemrut arasında binlerce yıl vardı. Birinde insan topluluklarının ortak yaratma gücü, diğerinde o gücün hükümdarların görkemini yüceltmek için nasıl kullanılabildiği üzerine düşünmek mümkündü. Tarihin büyük yapılarının çoğu, onları yaptıranların adlarıyla anılıyordu. Oysa taşları kesen, taşıyan, biçimlendiren ve yerlerine yerleştiren insanların isimleri çoğunlukla unutulmuştu. İktidar kendi adını tarihe bırakırken emek, yarattığı eserlerin içinde adsız kalmıştı. Nemrut’un doruğunda bu düşünce insanın içine garip bir hüzün bırakıyordu. Belki de tarihin gerçek kahramanları, heykelleri yapılanlar değil, o heykelleri yapabilen insanlardı.

Urfa: Taşın Anlattığı Tarih, Suyun Sakladığı Söylence

Urfa, yolculuğun en eski zamanlara açılan kapısıydı. Göbeklitepe’yi ilk kez basında gördüğüm günlerde başlayan merak, yıllar sonra o taşların karşısında durmanın heyecanına dönüşmüştü. Çevredeki yalın tepelerin altında insanlık tarihinin böylesine eski ve şaşırtıcı bir birikiminin bulunması, ilk bakışta inanılması güç bir durumdu. MÖ yaklaşık 9600 yılına uzanan anıtsal yapılar, insan topluluklarının birlikte yaşama, ortak simgeler yaratma ve büyük yapılar inşa etme yeteneklerinin geçmişini düşündüğümüzden çok daha eski dönemlere götürüyordu. Üzerlerinde yılanlar, tilkiler, kuşlar ve başka hayvanların işlendiği T biçimindeki taşlar, anlamını henüz bütünüyle çözemediğimiz bir dünyanın işaretlerini taşıyordu.

Göbeklitepe’nin büyüleyiciliği yalnızca eski olmasında değildi. Asıl etkileyici yanı, insanlık tarihini anlamak için oluşturulmuş kimi açıklamaları yeniden gözden geçirmeye zorlamasıydı. İnsanların önce yerleşik hayata geçip tarımı geliştirdikleri, ardından büyük dinsel ve törensel yapılar kurdukları yönündeki yaygın görüş, burada bulunan anıtsal yapılarla birlikte yeniden sorgulanıyordu. Elbette Göbeklitepe’nin bütün sırlarının çözüldüğünü, insanlık tarihinin artık yeniden yazıldığını söylemek kolaycı olurdu. Arkeolojik bulguların anlamı hâlâ tartışılıyor, yeni araştırmalar eski varsayımları değiştiriyordu. Fakat belki de buranın en değerli yanı tam olarak buydu: İnsanlığa, bildiğini sandığı şeyleri yeniden düşünme cesareti vermesi.

Taşların karşısında dururken insanın aklına, binlerce yıl önce onları biçimlendiren insanların nasıl yaşadıkları sorusu düşüyordu. Henüz devletlerin, kralların ve bugünkü anlamda örgütlenmiş büyük toplumların bulunmadığı bir çağda, insanlar ortak bir amaç etrafında bir araya gelebilmişlerdi. Belki birbirlerine yardım etmiş, belki tartışmış, belki de birlikte yarattıkları şeylerin karşısında bizim bugün duyduğumuza benzeyen bir hayranlık hissetmişlerdi. Bunların ayrıntılarını bilemiyoruz. Ancak o taşların varlığı, insanın çok eski zamanlardan beri yalnızca hayatta kalmakla yetinmediğini, dünyasına anlam vermeye ve başkalarıyla birlikte onu değiştirmeye çalıştığını gösteriyordu.

Göbeklitepe, insanın geçmişi hakkında bildiklerini değiştirebilecek yeni bulgular sunarken, Balıklıgöl çevresinde tarih başka bir dille anlatılıyordu. Burada Hz. İbrahim’in ateşe atılması, ateşin suya, odunların balığa dönüşmesi ve gölün kutsallığı üzerine kuşaktan kuşağa aktarılmış anlatılarla karşılaşılıyordu. Bu söylencelerin insanların inanç dünyasında taşıdığı değeri küçümsemek mümkün değildi. İnsan toplulukları binlerce yıl boyunca korkularını, umutlarını, çaresizliklerini ve kurtuluş beklentilerini kutsal hikâyelerin içinde yaşatmışlardı. Bir annenin çocuğu için ettiği dua, yaşlı bir insanın sessizce taşıdığı umut ya da bir topluluğun geçmişine anlam vermek için anlattığı hikâye, yalnızca doğru ya da yanlış diye ayrılarak anlaşılamazdı.

Fakat burada üzerinde durulması gereken başka bir sorun vardı. Bir söylencenin insanların belleğinde güçlü biçimde yaşamasıyla, onun tarihsel bir olay olarak doğrulanmış olması birbirinden farklı şeylerdi. Balıklıgöl’ün Hz. İbrahim’in hayatıyla ilişkilendirilmesi önemli bir inanç geleneğiydi; ancak bu olayların tam olarak burada yaşandığını gösteren tarihsel kanıtlar bulunmuyordu. İnancın kendi dünyasında taşıdığı anlamla tarihsel araştırmanın ortaya koyduğu bilgi birbirine karıştırıldığında, insan farkında olmadan geçmişe ilişkin yanlış bir kesinlik duygusuna kapılabiliyordu.

Beni düşündüren, kutsal anlatıların varlığından çok, bunların kimi zaman tarihsel gerçeklikten ayrılmadan aktarılmasıydı. Bir gezgin, binlerce yıllık bir kentte dolaşırken duyduğu her anlatıyı tarihsel olarak kanıtlanmış bir olay sanabilir. Oysa insanlığın geçmişi, yalnızca söylencelerden değil, o söylencelerin hangi toplumsal koşullarda doğduğundan, nasıl değişerek bugüne ulaştığından ve insanların hayatında neden bu kadar güçlü bir yer edindiğinden de anlaşılabilirdi. Bir hikâyenin tarihsel olarak doğrulanmamış olması, onun kültürel değerini ortadan kaldırmazdı. Tam tersine, onu söylence olarak tanımak, hem inancın kendi anlamını hem de tarihin gerçekliğini daha doğru değerlendirmeye olanak verebilirdi.

Göbeklitepe ile Balıklıgöl arasındaki bu karşıtlık, insanın bilgiyle inanç arasında kurduğu ilişkinin de küçük bir örneği gibiydi. Bir yerde toprak altından çıkarılan taşlar eski bilgileri sorgulamaya çağırırken, başka bir yerde yüzyıllardır anlatılan hikâyeler çoğu zaman değişmeden sürdürülüyordu. Oysa insanın dünyayı anlamaya çalışması, ne geçmişin bütün anlatılarını küçümsemeyi ne de onları sorgulanamaz gerçekler olarak kabul etmeyi gerektiriyordu. Bilgi, yeni kanıtlarla değişebilme cesaretini taşımalıydı; inanç ise kendi tarihsel ve kültürel anlamını, başkalarının düşünme özgürlüğünü sınırlamadan sürdürebilmeliydi.

Belki de Urfa’nın tarihsel zenginliği, yalnızca kutsal anlatılarda değil, onların çok daha ötesine uzanan insanlık birikiminde saklıydı. Harran’ın bilim ve düşünce gelenekleri, Edessa adıyla bilinen eski Urfa’nın tarihsel kültür çevresi, farklı dillerin ve inançların karşılaşması, bu coğrafyayı tek bir anlatının içine sığdırılamayacak kadar zengin kılıyordu. Bu derinliği anlamak, insanın yalnızca kendisine anlatılanları dinlemesini değil, duydukları üzerine yeniden düşünmesini de gerektiriyordu.

Mardin: Taşın Güzelliği, Kadınların Dayanışması

Mardin’e yaklaşırken coğrafyanın dili değişmeye başlıyordu. Uzakta birbirinin omzuna yaslanmış gibi duran taş evler, dar sokaklar, kemerli geçitler ve Mezopotamya ovasına açılan pencereler, insanın karşısına yalnızca güzel bir kent değil, zamana karşı direnmiş büyük bir insanlık eseri çıkarıyordu. Kent sanki dağın yamacına sonradan kurulmamış, kayanın içinden yavaş yavaş doğmuştu. Güneş taş duvarlara vurdukça evlerin rengi değişiyor, günün farklı saatlerinde aynı sokak başka bir zamana aitmiş gibi görünüyordu. Mardin’in büyüleyici yanı, mimarisinin güzelliğinden çok, taşın içinde sakladığı tarihsel derinliği hâlâ duyurabilmesiydi.

Burada insan yalnızca geçmişin izlerini görmüyordu; geçmişin bugünün hayatına nasıl karıştığını da hissediyordu. Süryanilerin, Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Ermenilerin ve başka toplulukların tarihsel varlığı, kentin kültürel dokusunda izler bırakmıştı. Kiliseler, camiler, manastırlar ve eski konaklar birbirinden farklı inançların ve hayatların aynı coğrafyada yüzyıllar boyunca karşılaşmasının tanıklarıydı. Elbette bu karşılaşmaların tümü barış ve uyum içinde yaşanmamıştı. Tarihin belleğinde ayrılıklar, acılar, göçler ve kayıplar da bulunuyordu. Fakat bütün bu yaşanmışlıklara rağmen kentin sokaklarında hissedilen insani yakınlık, geçmişin yalnızca kırgınlıklardan ibaret olmadığını düşündürüyordu.

Mardin’in insanlarında karşılaştığım sıcaklık, kentin mimari güzelliğini daha da anlamlı kılıyordu. Bazen bir insanın yüzündeki ifade, bir kentin en görkemli yapısından daha kalıcı bir hatıra bırakır. Sokaklarda karşılaşılan samimiyet, gündelik hayatın telaşı içinde birbirine gösterilen yakınlık, insanın yalnızca bir ziyaretçi olmadığını hissettiren davranışlar, yolculuğun en güzel taraflarından birine dönüşüyordu. Bir kentin güzelliği yalnızca taşlarında değil, o taşların arasında yaşayan insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde de ortaya çıkıyordu.

Fakat Mardin’de beni asıl etkileyen karşılaşmalardan biri, kadınların kendi aralarında kurdukları dayanışmaydı. Birlikte üretmeye, birbirlerine yardımcı olmaya, yaşamın güçlükleri karşısında yalnız kalmamaya çalışan kadınların çabası, kentin tarihî görkeminin yanında başka türlü bir güzellik taşıyordu. Burada insan, dayanışmanın kitaplarda tanımlanan soyut bir kavram olmaktan çıkıp gündelik hayatın içinde nasıl somutlaştığını görebiliyordu. Bir kadının emeğinin diğerinin emeğiyle birleşmesi, sahip olunan bilginin paylaşılması, karşılaşılan güçlüklerin birlikte aşılmaya çalışılması, yalnızca ekonomik bir yardımlaşma değildi. Aynı zamanda kadınların kendi hayatlarını belirleyebilme olanaklarını genişletme çabasıydı.

Bu dayanışmanın değeri, büyük söylemlerden çok küçük görünen gündelik ilişkilerde saklıydı. İnsan bazen toplumun değişmesini büyük olaylardan, görkemli dönüşümlerden, tarih kitaplarına geçecek gelişmelerden bekler. Oysa değişim, kimi zaman birkaç kadının birbirine güvenmeyi öğrenmesiyle, kendi emeğini birlikte değerlendirmesiyle, birinin karşılaştığı zorluğu diğerlerinin de sorunu olarak görmesiyle başlayabilir. Dayanışma, yalnızca yardıma ihtiyacı olana destek olmak değildir; insanın başkalarının hayatını kendi hayatından bütünüyle ayrı düşünmemeye başlamasıdır. Böyle bir ilişkinin içinde yardım edenle yardım alan arasındaki sınırlar da değişir. Bugün elini uzatan, yarın başka bir elin sıcaklığına ihtiyaç duyabilir. İnsanların birbirlerine muhtaç olması bir eksiklik değil, birlikte yaşamanın en temel gerçeklerinden biridir.

Kadınların kurduğu bu ilişkilerde, özgürlüğün yalnızca bireyin kendi başına elde ettiği bir kazanım olmadığını bir kez daha düşündüm. İnsan çoğu zaman kendi hayatını değiştirecek gücü başkalarıyla birlikte bulur. Yalnız kaldığında aşılması güç görünen engeller, ortak bir çabanın içinde başka bir anlam kazanabilir. Kendi emeğine değer veren, ürettiğinin karşılığını alabilen, hayatına ilişkin kararları başkalarıyla eşit biçimde verebilen kadınların çoğalması, yalnızca kadınların hayatını değil, toplumun bütün ilişkilerini değiştirebilecek bir olanaktır.

Elbette dayanışmayı yalnızca kadınlara özgü doğal bir özellik olarak görmek de doğru olmazdı. Kadınları birbirlerine yaklaştıran şey, çoğu zaman karşılaştıkları ortak sorunlar, emeklerinin görünmezliği ve ekonomik bağımsızlıklarını kurma ihtiyaçlarıydı. Bu nedenle dayanışmaları yalnızca fedakârlıklarının güzelliğiyle açıklanamazdı. Burada aynı zamanda kendi hayatları üzerinde daha fazla söz sahibi olma, üretimlerini değerlendirme ve toplumsal ilişkiler içinde daha güçlü bir yer edinme çabası vardı. Bütün bunlar, özgürlüğün yalnızca düşüncede değil, hayatın maddi koşulları içinde de yaratılması gerektiğini gösteriyordu.

Mardin’in taş evleriyle kadınların bu dayanışması arasında zamanla başka bir benzerlik kurmaya başladım. Bir yapının ayakta kalabilmesi için taşların birbirini taşıması gerekiyordu; toplumun ayakta kalabilmesi için de insanların birbirlerine tutunabilecekleri ilişkiler kurmaları. Taşlar birbirinin üzerine gelişigüzel yığılınca duvar oluşmuyordu. Onları bir arada tutacak bir düzen, denge ve ustalık gerekiyordu. İnsanların birlikte yaşaması da yalnızca aynı coğrafyada bulunmalarıyla gerçekleşmiyordu. Birbirlerinin varlığını önemsemeleri, sorunlarını paylaşmaları ve ortak hayatın sorumluluğunu birlikte üstlenmeleri gerekiyordu.

Mardin’in kadınları, bu nedenle yolculuğun belleğimde umutla saklanan en değerli görüntülerinden biri oldu. Tarihî yapıların önünde hayranlık duymak kolaydı; asıl etkileyici olan, yaşayan insanların kendi geleceklerini kurmak için gösterdikleri çabaydı. Binlerce yılın taşları insana geçmişin büyüklüğünü anlatırken, birkaç insanın birlikte yarattığı dayanışma yarının hâlâ değiştirilebilir olduğunu hatırlatıyordu.

Mardin’in büyüsü belki de tam burada saklıydı. Bir yanda insanı yüzyılların derinliğine götüren taşlar, diğer yanda bugünün hayatını değiştirmeye çalışan insanlar vardı. Kent, yalnızca güzel bir geçmişin hatırası değil, geleceğe ilişkin umutların da yaşadığı bir yerdi.

Midyat: Mor Gabriel’in Duvarlarında Felsefenin, Sürgünün ve İki Eski Dostun İzleri

Midyat’a doğru uzanan yol, Mardin’de başlayan hayranlığı başka bir dünyaya taşıyordu. Burada taşın rengi, evlerin biçimi, sokakların dokusu ve tarihsel yapılar, insanın gözleriyle gördüğünden daha eski bir zamana dokunduğu duygusunu uyandırıyordu. Taş işçiliğinin inceliği, kemerli avlular, yüksek duvarlar ve telkâri ustalığının taşıdığı gelenek, kenti yalnızca gezilecek bir yer olmaktan çıkarıyordu. Midyat, insanın yavaşlamasını, çevresine biraz daha dikkatle bakmasını, gördüğü şeylerin ardındaki hayatı merak etmesini isteyen kentlerden biriydi. Fakat buraya yaklaşırken zihnimde yalnızca tarihî yapılar, eski uygarlıklar ve görmek istediğim manastırlar yoktu. Yıllar önce hayatımın bir dönemini paylaştığım, artık aramızda bulunmayan iki insanın hatırası da bu yolculuğa sessizce katılmıştı. Selim Abi ve İskender… İkisi de Midyatlı, ikisi de Süryani, ikisi de doğdukları topraklardan çok uzaklarda yaşamak zorunda kalmış iki eski iş arkadaşımdı. Yıllar boyunca memleketlerinin özlemini taşımış, hayatlarını başka bir ülkenin fabrikalarında geçirmiş ve sonunda özledikleri topraklardan uzakta hayata veda etmişlerdi. Midyat’a doğru ilerlerken, sanki yalnızca kendi merakımın değil, onların yarım kalmış hasretlerinin de izini sürüyordum.

İnsan bazen bir kente ilk kez giderken orada yaşamış insanların hatıralarıyla ulaşır. Yolları tanımaz, sokakların adlarını bilmez, hangi taşın ardında nasıl bir hikâye saklandığından habersizdir; buna rağmen o kent kendisine bütünüyle yabancı gelmez. Çünkü bir zamanlar o sokaklardan geçmiş, o evlerin gölgesinde büyümüş, o toprağın kokusunu içinde taşımış birilerini tanımıştır. Selim Abi’yi düşündüğümde İsviçre’deki fabrikanın gürültüsü, makinelerin metalik sesi ve vardiyaların yorgunluğu zihnimde yeniden canlanıyordu. Midyat’ın taşlarından çok uzakta, demirin, çeliğin ve makinelerin arasında geçen yıllarımız vardı. İnsan bazen çalıştığı fabrikanın seslerini unutabilir, fakat o seslerin arasında kendisine uzatılmış dostça bir eli kolay kolay unutmaz. Selim Abi’nin işe yeni başlayan birine yardım etmekten çekinmeyen, yorulduğumu gördüğünde kahve molasına çağıran, işin güçlüklerini birlikte aşmaya çalışan insanca yakınlığı, bunca yıl sonra bile belleğimde sıcaklığını koruyordu.

Selim Abi’nin hikâyesinde, bu coğrafyanın tarihsel çelişkilerini anlatan başka bir yan daha vardı. Gençliğinde babasıyla birlikte Midyat ve çevresindeki köylerde, kasabalarda cami minareleri inşa etmişti. Bir Süryani ustanın elleri, başka bir inancın insanlarını ibadete çağıran minareleri yükseltmişti. Taşı taşın üzerine koymuş, harcını karmış, emeğini insanların kendi inançlarını yaşayacakları yapılara katmıştı. Oysa yıllar sonra İsviçre’deki fabrikada, inanç ve kimlik farklılıkları nedeniyle kendisine mesafeli davranan işçilerle de karşılaşmıştı. Babasıyla birlikte yükselttiği minarelerden okunan ezana kulak veren insanların bir bölümünün, aynı emeği veren Süryani bir işçiyi kendilerinden saymakta zorlanabilmesi, insanın içini acıtan bir çelişkiydi. Bir insanın emeği kabul görüyor, fakat o emeği yaratan insanın kimliği aynı kolaylıkla kabul edilmeyebiliyordu. Gökkuşağının renkleri, sanki burada da birbirlerinden habersiz yaşamaya zorlanıyordu.

Selim Abi memleketini anlatırken bazen gözlerinin dolduğunu hatırlıyorum. Midyat, onun için yalnızca doğduğu yerin adı değildi. Çocukluğunun geçtiği sokaklar, babasıyla çalıştığı taş yapılar, tanıdığı insanlar ve geride bıraktığı bir hayatın bütün sesleri o adın içinde saklıydı. Bir zamanlar söylediği “Orada taş bile başka kokar” sözü, Midyat’ın sokaklarında dolaşırken bambaşka bir anlam kazanıyordu. İnsan taşın da kokusu olur mu diye düşünebilir. Fakat doğduğu toprağın kokusunu yıllarca içinde taşımış bir insan için taş yalnızca taş değildir. Üzerinde çocukluğunun ayak izleri, babasının elleri, annesinin sesi, ilk gençliğinin sevinçleri ve özlemleri vardır. Belki de memleket dediğimiz şey, coğrafyanın kendisinden çok, insanın o coğrafyada yaşamış hâlidir. Uzakta geçirilen yıllar boyunca insanın özlediği yalnızca bir kent değil, orada bıraktığı kendi hayatının da bir parçasıdır.

İskender de o uzak çalışma yıllarının başka bir hatırasıydı. O da Midyatlı bir Süryaniydi; birlikte çalıştığımız, gündelik hayatın ağırlığını ve emeğin yorgunluğunu paylaştığımız insanlardan biriydi. Selim Abi gibi onun da içinde doğduğu topraklara duyduğu büyük bir özlem vardı. İnsan bazen aynı fabrikada yıllarca çalıştığı arkadaşının geçmişini bütün ayrıntılarıyla bilmeyebilir; fakat onun nerelere ait olduğunu, hangi sözcükleri söylerken sesinin değiştiğini, hangi coğrafyanın adını duyduğunda uzaklara daldığını unutmaz. Selim Abi ile İskender’in ortak yanı yalnızca Süryani ya da Midyatlı olmaları değildi. İkisinin hayatında da uzaklarda yaşamanın, kendi köklerinden ayrı düşmenin ve ekmeklerini başka bir coğrafyada kazanmak zorunda kalmanın bıraktığı izler vardı. İsviçre’de birlikte çalışırken sıradan görünen arkadaşlık, yıllar sonra insanın belleğinde bir dönemin bütün duygularını taşıyan derin bir yakınlığa dönüşebiliyordu.

Şimdi ikisi de yaşamıyor. Bu gerçeğin ağırlığı, Midyat’ın sokaklarında yürürken insanın içine daha başka türlü yerleşiyordu. Onların yıllarca özlediği, adını hasretle andığı topraklarda dolaşmak, bir yandan kendi merakımı giderirken öte yandan onlar adına tamamlanmamış bir yolculuğu sürdürmek gibiydi. Bazen bir taş duvarın önünde, bazen dar bir sokağın gölgesinde, bazen de uzaklara açılan manzaraya bakarken ikisini birden düşünüyordum. Keşke Selim Abi bir kez daha bu taşların arasında yürüyebilseydi, keşke İskender de özlediği kentin havasını yeniden içine çekebilseydi diye geçiyordu içimden. İnsanın zamanı geri getirme gücü yoktu; fakat belleği, kimi zaman artık hayatta olmayanları da kendisiyle yolculuğa çıkarabiliyordu. Onların ayakları basamasa da hatıralarını bu toprağa getirmek, belki de dostluğun ölümden sonra sürdürülebilen en sessiz biçimlerinden biriydi.

Bu duygularla Mor Gabriel Manastırı’na vardığımda, tarihî bir yapının içine girmekten daha fazlasını yaşadığımı hissediyordum. Mardin ve Midyat’ın tarihsel güzelliği zaten insanı büyülüyordu; fakat manastırın içine girildiğinde bu duygu daha da derinleşiyordu. Dördüncü yüzyılın sonlarında, 397 yılında temelleri atılmış bir yapının içinde dolaşmak, insanın zaman hakkındaki alışılmış düşüncelerini değiştiriyordu. Yüzyıllar boyunca farklı dönemlerden geçmiş, değişiklikler ve eklemelerle bugüne ulaşmış olan bu yapı, yalnızca taşların ayakta kalmasının değil, bir inanç ve kültür geleneğinin kendisini sürdürme çabasının da eseriydi. Bir yanda bin altı yüz yılı aşan tarih, diğer yanda belleğimde hâlâ yaşayan iki eski arkadaşım vardı. Tarihin uzun zamanı ile insan ömrünün kısalığı aynı avluda karşılaşmış gibiydi.

Manastırda görevli insanların ziyaretçilere yaptıkları sunumlar, tarihsel bilgileri aktarma biçimleri ve gezdirdikleri mekânları özenle anlatmaları, bu karşılaşmayı daha da anlamlı kılıyordu. Burada insan yalnızca bir yapıyı seyretmiyordu; yapının yaşayan belleğiyle de karşılaşıyordu. Kemerli geçitler, taş avlular, ibadet mekânları ve tarihsel katmanlarıyla manastırın mimarisi, insanda aynı anda hem şaşkınlık hem de hayranlık uyandırıyordu. Fakat bütün bu güzelliğin yanında, görevli insanların kendi tarihlerini anlatırken gösterdikleri bilgi ve özenin de ayrı bir değeri vardı. İnsan, geçmişin yalnızca eski taşlarda değil, o taşların anlamını yaşatmaya çalışanların belleğinde de korunduğunu görüyordu.

Onları dinlerken Selim Abi ile İskender’i yeniden düşündüm. Bu insanların anlattığı tarih, benim için artık yalnızca Süryani kültürünün uzak geçmişine ilişkin bilgilerden oluşmuyordu. O kültürün yaşayan insanlarını tanımış, onlarla aynı makinelerin başında çalışmış, aynı yorgunluğu paylaşmıştım. Şimdi onların ait olduğu dünyanın tarihsel derinliği, manastırın duvarları arasında başka bir anlam kazanıyordu. İsviçre’deki fabrikanın soğuk metal kokusuyla Midyat’ın güneşte ısınmış taşları, belleğimde birbirine karışıyordu. Selim Abi’nin babasıyla ördüğü minareler, Mor Gabriel’in taş duvarları ve yıllarca çalıştığımız makineler arasında görünmeyen bir ilişki kuruyordum. Hepsinin ardında insan emeği vardı. Fakat o emeği veren insanlar, kimi zaman yarattıkları dünyanın içinde kendilerine ait bir yer bulmakta zorlanmışlardı.

Mor Gabriel’in duvarları arasında dolaşırken, Süryani kültürünün Mezopotamya’nın tarihsel birikimi içindeki yerini yalnızca dinler tarihiyle açıklamanın ne kadar eksik kalacağını düşünüyordum. Çünkü Süryaniler, yüzyıllar boyunca yalnızca kendi inançlarını ve dillerini yaşatmakla kalmamış, insanlık düşüncesinin farklı uygarlıklar arasında taşınmasında da önemli roller üstlenmişlerdi. Bugün çoğu zaman manastırları ve dinsel gelenekleriyle tanınan bu kültürün, felsefe, bilim, tıp ve çeviri tarihi bakımından taşıdığı değer, belki de yeterince bilinmiyordu.

Antik Yunan düşüncesinin sonraki yüzyıllara aktarılmasında Süryanice, önemli bir bilgi dili olmuştu. Aristoteles’in özellikle mantık alanındaki eserleri, Porphyrios’un Isagoge adlı mantığa giriş kitabı, Galenos’un tıp çalışmaları ve başka düşünürlerin metinleri, Süryaniceye çevrilerek yeni okur çevrelerine ulaşmıştı. Platon’un düşüncesinin bazı bölümleri de doğrudan ya da özetler ve yorumlar aracılığıyla bu kültürel aktarımın içinde yer almıştı. Edessa ve Nusaybin gibi merkezlerde gelişen öğretim ve çeviri gelenekleri, sonraki yüzyıllarda Arapça felsefe ve bilim dünyasının yararlanacağı önemli bir birikim yaratmıştı.

Bu bilgi yolculuğunun en etkileyici yanlarından biri, düşüncenin tek bir halka, tek bir dile ya da tek bir uygarlığa ait olmamasıydı. Bir düşünürün Grekçe yazdığı metin Süryaniceye çevriliyor, başka bir dönemde Arapça yeniden yorumlanıyor, ardından İslam dünyasının düşünürleri tarafından tartışılıyor ve yüzyıllar sonra Latince çevirilerle Avrupa’nın bilim ve felsefe çevrelerinde yeni bir hayat buluyordu. Elbette bütün eserler aynı yolu izlememişti. Grekçeden doğrudan Arapçaya ve Latinceye yapılan çeviriler de vardı. Bizans’ın Grekçe düşünceyi yaşatan geleneği de bu aktarımın önemli bir parçasıydı. Fakat Süryani bilginlerin kurduğu dil ve düşünce köprüsü, bu büyük tarihsel dolaşımın vazgeçilmez halkalarından biriydi.

Dokuzuncu yüzyılda yaşayan Huneyn bin İshak ve oğlu İshak bin Huneyn gibi çevirmenler, Grekçe, Süryanice ve Arapça arasında kurdukları ilişkilerle Aristoteles’in, Galenos’un ve başka düşünürlerin eserlerinin geniş bir dünyaya ulaşmasına katkıda bulunmuşlardı. Onların yaptığı iş yalnızca sözcükleri bir dilden diğerine taşımak değildi. Bir dilde kurulmuş düşüncenin başka bir dilde yeniden anlaşılabilmesini sağlamak, kavramların anlamını korumak ve kimi zaman daha önce bulunmayan yeni düşünsel karşılıklar yaratmak gerekiyordu. Çeviri böylece yalnızca dilsel değil, aynı zamanda felsefi bir yaratıcılığa dönüşüyordu.

Bunu düşünürken İspanya yolculuğunun anıları da yeniden canlandı zihnimde. Endülüs’ün düşünce dünyası, Toledo’daki çeviri faaliyetleri, Arapça eserlerin Latinceye aktarılması ve Avrupa’nın Orta Çağ düşüncesinde açılan yeni ufuklar, bir bakıma Mezopotamya’dan başlayıp Akdeniz’i dolaşan uzun bir bilgi yolculuğunun parçalarıydı. Aristoteles’in düşüncesi, farklı çağlarda farklı dillerin içinden geçerek yaşamayı sürdürmüştü. Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi düşünürler yalnızca eski metinleri korumamış, onları eleştirmiş, yorumlamış ve yeni sorularla geliştirmişlerdi. Sonra bu düşünsel birikimin bir bölümü Endülüs ve başka çeviri merkezleri aracılığıyla Latince dünyaya ulaşmıştı.

Böylece İspanya’da başlayan yolculuğun başka bir anlamı ortaya çıkıyordu. Endülüs’te karşılaştığım düşünsel mirasın köklerinden bazıları, şimdi Midyat’ta dolaştığım kültürel dünyanın tarihsel akrabalarıydı. Coğrafyalar birbirinden uzak görünse de düşünceler sınırların çizildiği haritalara bağlı kalmıyordu. Bir uygarlığın koruduğu bilgi, başka bir uygarlığın elinde yeni bir anlam kazanabiliyor; düşünce, onu yaratan insanın ölümünden yüzyıllar sonra bile başka insanların hayatını değiştirmeye devam edebiliyordu.

Belki de insanın belleği de düşüncenin bu uzun yolculuğuna benziyordu. Bir insan kendi doğduğu topraklardan ayrılabilir, dilinden ve kültüründen uzak bir ülkede yaşayabilir, hayatının büyük bölümünü başka insanların kurduğu fabrikalarda çalışarak geçirebilirdi. Fakat çocukluğunda duyduğu bir sözcük, annesinin sesindeki bir ezgi ya da memleketinin taşlarına ilişkin bir hatıra, yıllar boyunca içinde yaşamayı sürdürebilirdi. Selim Abi ile İskender’in Midyat özlemini düşündüğümde, insanın doğduğu yerle kurduğu ilişkinin yalnızca coğrafi bir yakınlık olmadığını daha iyi anlıyordum. Bazen bir halkın tarihini koruyan kitaplar ve manastırlar kadar, memleketinden uzakta yaşayan sıradan bir işçinin belleği de o kültürün taşıyıcısı olabiliyordu.

İnsanlığın düşünce tarihi, bu yönüyle gökkuşağının renklerine benziyordu. Grekçe, Süryanice, Arapça ve Latince, aynı düşünsel birikimin farklı zamanlardaki taşıyıcıları olmuştu. Her biri ötekinden bir şey almış, aldığını değiştirmiş, zenginleştirmiş ve sonraki kuşaklara aktarmıştı. Hiçbir uygarlığın kendisini bütün bu ilişkilerden bağımsız biçimde yaratılmış sayması mümkün değildi. Bugün birbirinden bütünüyle ayrıymış gibi anlatılan medeniyetlerin, gerçekte ne kadar çok ortak köke ve karşılıklı etkileşime sahip olduğunu görmek, insanın tarih hakkındaki alışılmış düşüncelerini de değiştiriyordu.

Ne var ki düşünceler sınırları aşarken, insanların aynı kolaylıkla hareket edemediği bir dünyada yaşıyorduk. Bir zamanlar Grekçeden Süryaniceye, oradan Arapçaya ve Latinceye geçen metinler uygarlıkların ortak mirasına dönüşmüş; fakat o mirası taşıyan halkların çocukları kimi zaman kendi doğdukları topraklardan uzakta yaşamaya, geçimlerini başka ülkelerde kazanmaya ve hayatlarını memleket özlemiyle geçirmeye devam etmişlerdi. İnsanlığın düşünsel zenginliği bu kadar ortaklaşmışken, onu yaratan insanların hayatlarının hâlâ böylesine eşitsiz koşullar içinde biçimlenmesi üzerinde durulması gereken bir çelişkiydi. Bir halkın geçmişte insanlığa kazandırdığı düşünceye hayranlık duyarken, aynı halkın bugün yaşayan insanlarına yabancı kalmak, tarihin görkemli yüzünü sevip insanın kendisini unutmaya benziyordu.

Mor Gabriel’in sessiz duvarları arasında bu geçmişi düşünürken, kültürlerin yalnızca taşlarını ve yapılarını korumanın ne kadar yetersiz olduğu bir kez daha beliriyordu. Bir kültürün gerçek mirası, onun yarattığı düşünceler, geliştirdiği diller, başka insanlara aktardığı bilgi ve kendi hayatını sürdürme yeteneğiydi. Süryaniceyi yalnızca dinsel törenlerde kullanılan eski bir dil olarak görmek, o dilin yüzyıllar boyunca insanlık düşüncesinin dolaşımında üstlendiği rolü görmezden gelmek olurdu. Bir dil, kendi halkının belleğini taşıdığı kadar, bazen başka halkların geleceğini de besleyebilirdi.

Fakat manastırda karşılaştığım tarihsel güzelliğin üzerine düşen başka bir gölge vardı. Çevredeki köylerle yaşanan ve aşiret ilişkilerinin de anıldığı toprak anlaşmazlıkları, bu eski yapının tarihini insanın gözünde bambaşka bir yere taşıyordu. Mor Gabriel’in çevresindeki arazilerle ilgili 2008 yılında belirginleşen kadastro ve mülkiyet uyuşmazlıkları, köylerle manastır yönetimini ve kamu kurumlarını karşı karşıya getirmişti. Sonraki yıllarda bazı taşınmazların manastır vakfına iade edilmesi önemli bir gelişmeydi; buna rağmen farklı mülkiyet sorunlarının ve hukuk mücadelelerinin yaşanmış olması, tarihsel mirasın korunmasının ne kadar karmaşık bir meseleye dönüşebildiğini gösteriyordu.

İnsanı asıl düşündüren, kökleri binlerce yıllık Mezopotamya tarihine uzanan bir kültürün, yaklaşık bin altı yüz yıldır ayakta duran bir manastırın çevresindeki topraklarla ilişkisini hukuk önünde savunmak zorunda kalmış olmasıydı. Elbette tarihsel geçmişin eski olması, tek başına her arazi üzerindeki mülkiyet iddiasını tartışmasız hâle getirmezdi. Toprak anlaşmazlıklarının hukuksal olarak incelenmesi, tarafların haklarının ve belgelerinin değerlendirilmesi gerekirdi. Fakat böyle bir tarihsel yapının ve onu yaşatan topluluğun uzun yıllar boyunca mülkiyet güvencesi aramak zorunda kalması, insanı yalnızca hukukun teknik ayrıntılarını değil, birlikte yaşamanın vicdani temellerini de düşünmeye zorluyordu.

Burada mülkiyet, yalnızca bir toprak parçasına kimin sahip olacağı sorusundan ibaret değildi. Toprak, bir halkın belleğiyle, atalarının mezarlarıyla, ibadet mekânlarıyla ve hayatını sürdürdüğü coğrafyayla kurduğu ilişkinin de parçasıydı. Bir manastırın çevresindeki araziler, yalnızca tapu kayıtlarında görünen parseller olarak değerlendirildiğinde, onların tarihsel ve kültürel anlamlarının bir bölümü gözden kaçabiliyordu. İnsan kendi geçmişini yaşadığı topraklardan bütünüyle ayrı düşünemezdi. Hele yüzyıllar boyunca göçlere, ayrılıklara ve nüfus kayıplarına uğramış bir topluluğun geride kalan kültürel varlıkları, yalnızca maddi değerleriyle ölçülemezdi.

Selim Abi ile İskender’i bir kez daha düşündüm. Toprak mülkiyetinin tarihsel ve hukuksal sorunlarını onların hayatlarıyla özdeşleştirmek elbette doğru olmazdı. Fakat bu eski yapının çevresindeki toprakların taşıdığı anlamı düşünürken, insanın doğduğu coğrafyaya duyduğu özlemin yalnızca duygusal bir bağlılık olmadığını da hissediyordum. Memleketinden uzakta yaşayan biri için doğduğu yer, bazen hayatının geride bıraktığı en değerli parçasına dönüşür. İnsan başka ülkelerde çalışabilir, yeni dostluklar kurabilir, bambaşka hayatlar yaşayabilir; fakat belleğinin bir köşesinde çocukluğunun sokaklarını, ailesinin izlerini ve kendisini ilk kez dünyaya ait hissettiği toprağı saklamayı sürdürür. Bu nedenle bir kültürün tarihsel mekânlarını korumak, yalnızca geçmişte yaşamış insanlara değil, o mekânları bugün de özleyenlere karşı duyulan bir sorumluluktu.

Ne var ki bu konuyu düşünürken başka bir çelişki de insanın karşısına çıkıyordu. Aynı coğrafyada farklı halkların tarihsel haklarından, kültürel varlıklarından ve eşit yaşama taleplerinden söz ederken, bunların birbirine karşı kullanılması nasıl açıklanabilirdi? Bir halkın yaşadığı haksızlık, başka bir halkın hakkını görmezden gelmenin gerekçesi olamazdı. Kendi kimliğine saygı isteyen insanların, aynı saygıyı başka toplulukların kimliğine ve kültürel mirasına da göstermesi gerekirdi. Çünkü özgürlük, yalnızca insanın kendisi için istediği bir ayrıcalık olduğunda gerçek anlamını kaybederdi.

Mor Gabriel’de içimde beliren utanç duygusu biraz da buradan doğuyordu. İnsanlığın en eski kültürel miraslarından birini yaşatmış bir topluluğun kendi tarihsel kurumlarıyla ve topraklarıyla kurduğu ilişkinin böylesine çetin mülkiyet sorunlarına konu olabilmesi, uygarlıkla övünen bir dünyanın hâlâ çözmekte zorlandığı ilişkileri gösteriyordu. Bir yapının mimarisine hayranlık duymak kolaydı; o yapıyı yaşatan insanların haklarını da aynı özenle düşünmek ise daha derin bir sorumluluk gerektiriyordu.

Manastırdan ayrılırken aklımda yalnızca güzel taş avlular, kemerler ve tarihî yapılar kalmadı. O mekânları büyük bir özenle anlatan insanların sesleri de kaldı. Onların kendi tarihlerini anlatabilmeleri, geleneklerini sürdürmeleri ve kültürel miraslarını gelecek kuşaklara aktarabilmeleri, manastırın taşlarının ayakta kalması kadar önemliydi. Çünkü bir yapı, içinde yaşayan anlam kaybolduğunda yalnızca geçmişten kalmış güzel bir nesneye dönüşebilirdi.

Fakat bu kez manastırdan ayrılırken yanımda başka bir şey daha taşıyordum. Selim Abi ile İskender’in hatıraları, artık yalnızca İsviçre’deki çalışma yıllarımızın anıları değildi. Onları düşüncemde Midyat’a getirmiş, yıllarca hasretini çektikleri topraklarda kendimle birlikte dolaştırmıştım. Selim Abi’nin bir zamanlar babasıyla ördüğü minareleri, İskender’in belleğinde yaşattığı memleketi, her ikisinin de uzakta geçen hayatlarını, Mor Gabriel’in taşları arasında yeniden düşünmüştüm. Onlar için artık yapılabilecek hiçbir şey yokmuş gibi görünen ölümün kesinliği karşısında, hatırlamanın insana bıraktığı küçük ama derin bir olanak vardı. Bir insanı geri getiremezdiniz; fakat onun unutulmasına razı olmayabilir, sevdiği yerleri onun hatırasıyla yeniden anlamlandırabilirdiniz.

Belki insanın ölümden sonra başkalarının hayatında yaşamayı sürdürmesi de biraz böyle bir şeydi. Yıllar önce aynı fabrikada çalışmış iki insan, aradan geçen zamana ve araya giren ölüme rağmen, dünyanın başka bir köşesinde yürüyen eski bir arkadaşlarının belleğinde yeniden yan yana gelebiliyordu. Ne Selim Abi’nin ne de İskender’in artık Midyat’ın sokaklarında yürüme olanağı vardı. Fakat onların özlemi, o sokakları gören başka bir insanın gözlerinde yaşamayı sürdürebiliyordu. Bir bakıma dostluk, ölümün insanlardan aldığı yakınlığı belleğin içinde yeniden kurabilme çabasıydı.

Midyat’ın beni böylesine etkilemesinin nedeni de belki buydu. Kent, güzelliğini yalnızca taş işçiliğinden, kemerli avlularından ve yüzyıllardır ayakta duran yapılarından almıyordu. İnsanlığın düşünsel tarihini, farklı inançların karşılaşmasını, kültürel belleğin direncini ve kendi hayatımın uzak yıllarını aynı anda düşünmeme neden oluyordu. Mor Gabriel’in duvarlarında felsefenin bir dilden başka bir dile uzanan yolculuğunu görürken, Selim Abi ile İskender’in memleket hasretiyle geçen hayatlarının izlerini de arıyordum. Bir yanda binlerce yıl boyunca diller ve coğrafyalar arasında taşınmış düşünceler, diğer yanda doğdukları toprağın özlemini ömürleri boyunca içlerinde taşımış iki insan vardı. Tarih, böylesine büyük bir dünyayı kurarken, sıradan insanların hayatlarında da anlatılmayı bekleyen ne kadar çok hikâye biriktiriyordu.

Manastırın kapısından çıkıp Midyat’ın taşlarına yeniden baktığımda, Selim Abi’nin o eski sözü zihnimde bir kez daha canlandı: “Orada taş bile başka kokar.” Belki yıllar önce bu sözün bütün derinliğini anlayamamıştım. Şimdi ise o taşların arasında yürürken, insanın özlediği toprağın kokusunun yalnızca doğaya değil, o toprakta yaşayamadığı yıllara da ait olduğunu düşünüyordum. Selim Abi ile İskender’in hayatlarından eksilen Midyat’ı geri getiremezdim; fakat en azından onları belleğimde bu topraklara kavuşturabilirdim. Mor Gabriel’in avlusunda dolaşırken, iki eski dostumun hatırasını da yanımda taşımış, onları yıllardır özledikleri coğrafyanın sessizliğine emanet etmiştim.

Belki de Midyat’tan ayrılırken içimde kalan en derin duygu buydu: İnsan bazen bir yere kendisi için gider, fakat oradan başkalarının yarım kalmış hayatlarını da içinde taşıyarak döner. Selim Abi ile İskender artık yaşamıyorlardı; ama o gün Midyat’ın taşları arasında, en azından benim belleğimde, ikisi de yeniden evlerine dönmüştü.

Diyarbakır: Zamanın Yetmediği Bir Kent

Diyarbakır’a gelindiğinde yolculuğun süresi artık kendisini hissettirmeye başlamıştı. Kenti görmek için ayrılan zaman, onun taşıdığı tarihsel derinliği ve gündelik hayatını anlayabilmek bakımından oldukça kısaydı. Bazen insan bir yere gider, fakat orayı gerçekten tanımak için daha uzun bir zamana ihtiyacı olduğunu ilk saatlerde anlar. Diyarbakır da böyle kentlerden biriydi. Surlarının görkemi, eski sokaklarının belleği, insanların sıcaklığı ve Dicle’yle kurduğu ilişki, birkaç saatlik ya da kısa süreli bir karşılaşmaya sığmayacak kadar geniş bir dünyanın kapılarını aralıyordu.

Diyarbakır Surları’nın yüzyıllar boyunca taşıdığı izler, yalnızca kenti çevreleyen savunma yapılarının tarihi değildi. Bu surların çevresinde farklı uygarlıklar yaşamış, farklı diller konuşulmuş, ticaret yapılmış, çatışmalar yaşanmış, acılar ve sevinçler birikmişti. Dicle kıyısındaki Hevsel Bahçeleri ise insanla doğanın uzun zaman içinde kurduğu ilişkinin başka bir yüzünü gösteriyordu. Bir kentin surlarla, bahçelerle, suyla ve insan emeğiyle birlikte biçimlenmesi, uygarlığın yalnızca taş yapılardan oluşmadığını hatırlatıyordu. Kent, doğanın sunduğu olanaklarla insanın yaratıcılığı arasındaki uzun bir ilişkinin ürünüydü.

Diyarbakır’ın sokaklarında hissedilen canlılık ve insan sıcaklığı, daha uzun süre kalamamış olmanın eksikliğini de büyütüyordu. Çünkü bir kentin ruhunu anlamak için yalnızca tarihî yapılarını görmek yetmezdi. Çarşılarında dolaşmak, insanlarla konuşmak, farklı saatlerde aynı sokaklardan geçmek, gündelik hayatın nasıl aktığını gözlemek gerekirdi. Bir kente sabahın erken saatlerinde bakmakla akşamın kalabalığında bakmak aynı şey değildi. İnsanların işe yetişme telaşında, çocukların oyunlarında, yaşlıların birbirleriyle konuşmasında kentin farklı yüzleri ortaya çıkardı.

Diyarbakır, bu anlamda yolculuğun tamamlanmamış sayfalarından biri olarak kaldı zihnimde. Fakat bazen tamamlanmamış bir karşılaşma, insanın belleğinde bütünüyle yaşanmış olandan daha uzun süre kalabiliyor. Çünkü geride yalnızca görülenler değil, henüz görülememiş olanların merakı da bırakılıyor. Diyarbakır’ın sıcaklığı, sokaklarının canlılığı ve tarihinin derinliği, bir başka yolculuğun gerekçesi olacak kadar güçlüydü.

Bütün bu kentlerde karşılaştığım insanların sıcaklığı, yolculuğun en değerli armağanlarından biriydi. Mardin’de, Midyat’ta ve Diyarbakır’da hissedilen insani yakınlık, tarihin taşlara bıraktığı izlerden farklı bir zenginlik taşıyordu. Bir insanın başka bir insana gösterdiği samimiyet, bazen en görkemli tarihî eserden daha derin bir iz bırakabiliyordu. Çünkü tarih, yalnızca geçmişte yapılmış büyük işlerin toplamı değil, bugün kurulan ilişkilerle de yaşamaya devam eden bir süreçti.

Bir Kenti Görmek, Bir İnsanı Tanımak

Bu yolculuğun farklı duraklarında zaman zaman karşıma çıkan bir durum, bütün gördüklerimin arasına yerleşerek giderek daha fazla düşündürmeye başladı. Çok sayıda turist kafilesi bu coğrafyaya geliyor, kentlerin tarihî yapılarını geziyor, çarşılarında dolaşıyor, fotoğraflar çekiyor, alışveriş yapıyor ve sonra başka bir kente doğru yola çıkıyordu. Bütün bunlar, turizmin doğal akışı içinde anlaşılır davranışlardı. Fakat bir yolculuğun yalnızca görülmesi gereken yerlerin işaretlendiği bir programa dönüşmesi, insanın gittiği coğrafyayla kurabileceği ilişkinin derinliğini de sınırlayabiliyordu.

Bir çarşıda hangi ürünün daha ucuz olduğunu araştırmak için gösterilen çabanın küçük bir bölümü, orada yaşayan insanların dilini öğrenmeye ayrılabilirdi. Örneğin Kurmancî konuşulan bir yerde Kürtçe rojbaş diyerek günaydın demek, Arapça konuşan birine sabah el-hayr diye seslenmek ya da Midyat’ta konuşulan Surayt dilinde şlomo diyerek selam vermek, insanın karşısındakiyle kurduğu ilişkiye bambaşka bir sıcaklık katabilirdi. Bir alışverişin sonunda Kürtçe spas, Arapça şükran ya da Süryanice tawdi diyerek teşekkür etmek, belki çok küçük bir davranıştı. Fakat bu küçük çabanın içinde, başka bir insanın dilini kendi dilimiz kadar anlamlı görmenin inceliği bulunuyordu.

Bunun için o dili öğrenmek, kusursuz konuşmak ya da uzun araştırmalar yapmak gerekmiyordu. Yalnızca karşılaştığımız insanın bizimkinden farklı bir dünyada yaşadığını merak etmek yeterliydi. Çünkü bir dil, yalnızca nesnelere başka adlar veren sözcükler toplamı değildi. Bir halkın çocuklarına söylediği ninniler, sevgililerine verdiği sözler, ölülerinin ardından yaktığı ağıtlar ve geçmişinden geleceğine taşıdığı bütün hatıralar o dilin içinde yaşıyordu. Bir sözcüğü öğrenmeye çalışmak, bazen o büyük belleğin kapısını aralamak için gösterilmiş küçücük ama değerli bir çaba olabilirdi.

Böyle düşündüğümde çocukluğumun uzak bir köşesinden Dersim’in dağ köyleri de çıkıp geliyordu. Zazaca konuşarak büyümüş bir çocuğun, altı yaşında Üsküdar’ın kalabalığına ve başka bir dilin dünyasına girdiğinde yaşadığı değişim, yıllar sonra başka halkların dillerine kulak verirken yeniden anlam kazanıyordu. İnsan bir dilden diğerine geçtiğinde yalnızca sözcüklerini değiştirmiyordu. Dünyayı adlandırma biçimi, geçmişiyle kurduğu ilişki ve kendisini anlatma olanakları da değişiyordu. Çocukluğunda annesinden duyduğu bir sözcüğün sıcaklığını başka hiçbir dilde bütünüyle bulamayabiliyordu.

Bu yüzden bir insanın dilini merak etmek, yalnızca kültürel bir incelikten ibaret değildi. Onun kendi hayatına hangi sözcüklerle anlam verdiğini öğrenmeye yönelik bir yakınlaşmaydı. Bir insanın ana dilinde söylediği birkaç sözcüğe ilgi göstermek, bazen uzun konuşmaların başaramadığı bir samimiyet yaratabilirdi. Çünkü insanlar yalnızca söylediklerinin anlaşılmasını değil, kendilerini var eden dilin ve kültürün de değerli görülmesini isterler.

Oysa yol boyunca karşılaşılan kimi gezi anlayışlarında, kültürel farklılıkların yalnızca seyredilecek bir renklilik olarak görülebildiği duygusu doğuyordu. Bir halkın müziği dinleniyor, yemekleri tadılıyor, geleneksel kıyafetleri fotoğraflanıyor, el sanatları satın alınıyor; fakat o kültürü yaşatan insanların tarihine ve diline aynı merak gösterilmeyebiliyordu. İnsan, başka bir toplumun kültürünü tüketirken onunla gerçekten karşılaşmadan yolculuğunu tamamlayabiliyordu.

Bunun yalnızca gezginlerin kişisel tercihlerinden kaynaklandığını söylemek de eksik olurdu. Günümüzün turizm anlayışı, çoğu zaman kentleri ve kültürleri kısa sürelerde tüketilecek deneyimlere dönüştürüyordu. Birkaç saat içinde görülmesi gereken yapılar, gidilmesi gereken çarşılar, tadılması gereken yemekler ve alınması önerilen hediyelik eşyalar önceden belirleniyordu. Gezgin, kendisine sunulan programın içinde ilerlerken başka bir hayatla karşılaşmanın beklenmedik olanaklarına yeterince zaman bulamayabiliyordu. Böylece turizm, kültürler arasında gerçek bir yakınlaşma yaratma potansiyeli taşımasına rağmen kimi zaman onların yalnızca görünür yüzlerini dolaşıma sokan bir faaliyete dönüşebiliyordu.

Üstelik bu anlayış, yerel insanların da kendi kültürlerini nasıl sunacakları üzerinde etkili olabiliyordu. Turistin ilgisini çeken gelenekler öne çıkarılıyor, satın alınabilecek ürünler çoğaltılıyor, kısa sürede anlatılabilecek tarihsel hikâyeler tercih ediliyordu. Kültürün karmaşık ve çok katmanlı geçmişi, anlaşılması kolay birkaç anlatıya indirgenebiliyordu. Böylece bir kent, yaşayan insanların gündelik hayatından çok, ziyaretçilerin görmek istediği bir manzaraya benzemeye başlayabiliyordu.

Oysa bir coğrafyanın güzelliği, yalnızca bize hoş görünen yanlarından oluşmazdı. İnsanların çalışma koşulları, yaşadıkları ekonomik güçlükler, farklı dillerin toplum içindeki konumu, inançların tarihsel ilişkileri ve kültürel belleğin taşıdığı acılar da o coğrafyanın gerçekliğine dahildi. Bunları görmeden yalnızca güzel yapıların ve renkli çarşıların fotoğraflarını çekmek, bir insanın yüzüne bakıp hayatını tanıdığımızı sanmaya benzerdi.

Belki de bir yolculuğun insana kazandırabileceği en önemli özellik, kendi alışkanlıklarını sorgulamayı öğrenmesiydi. Gittiği yerin insanlarından bir şeyler öğrenmeye hazır olmak, daha önce bildiğini sandığı şeylerden kuşku duyabilmek, kendi yaşamıyla başkalarının yaşamı arasında yeni bağlar kurabilmek… Bütün bunlar, turizmin alışverişle ve eğlenceyle sınırlı olmayan, daha derin bir insanlık karşılaşmasına dönüşebileceğini gösteriyordu.

Bir kenti gerçekten görmek için bazen çok az şey yeterliydi. Bir sokakta biraz daha yavaş yürümek, konuşulan dili dinlemek, bir ustanın yaptığı işin hikâyesini sormak, bir manastırın duvarlarının ardındaki düşünce tarihini merak etmek, bir kadının başka kadınlarla kurduğu dayanışmanın nedenini anlamaya çalışmak… Böyle anlarda yolculuk, yalnızca başka yerleri görmekten çıkarak insanın kendi hayatını da yeniden düşünmesine neden olabiliyordu.

Bir Yolculuğun Ardından: Taş, Toprak, Kültür ve Özgürlük

Yolculuğun sonunda görülen kentler, dağlar ve tarihî yapılar zihnimde birbirine karışıyordu. Gaziantep’in üretimle dolu sokakları, Urfa’nın binlerce yıllık taşları, Nemrut’un gökyüzüne uzanan heykelleri, Mardin’in Mezopotamya’ya açılan pencereleri, Midyat’ın taş avluları, Mor Gabriel’in sessiz duvarları ve Diyarbakır’ın surları aynı büyük hikâyenin parçaları hâline geliyordu. Birbirlerinden çok farklı görünmelerine rağmen hepsi insanın dünyada kendisine bir yer açma çabasını anlatıyordu. Kimi yerde bu çaba büyük anıtlarla, kimi yerde inançlarla, kimi yerde üretimle, kimi yerde de insanların birbirlerine uzattıkları ellerle görünür oluyordu.

Bu yolculuğun en güzel durakları Mardin ve Midyat olarak kaldı belleğimde. Her iki kentin mimarisi, tarihsel derinliği ve insanlarının sıcaklığı, bir gezginin beklediğinden daha fazlasını sunabiliyordu. Mardin’deki kadın dayanışması ise bütün bu tarihsel güzelliğin yanında geleceğe ilişkin umutlar taşıyordu. Çünkü geçmişin görkemine hayranlık duymak başka, bugünün insanlarının daha güzel bir hayat kurmak için gösterdikleri çabada yarının olanaklarını görmek başka bir şeydi.

Nemrut’ta insanın yaratma gücüyle iktidar arasındaki ilişkiyi, Göbeklitepe’de tarih hakkındaki bilgilerimizin ne kadar değişebilir olduğunu, Balıklıgöl’de inançla tarihsel gerçeklik arasındaki ayrımı, Mor Gabriel’de insanlık düşüncesinin diller ve uygarlıklar arasındaki uzun yolculuğunu, Mardin’de ise dayanışmanın gündelik hayatta yaratabileceği özgürleşme olanaklarını düşündüm. Diyarbakır’ın sıcaklığı, bütün bu karşılaşmaların arasına yeniden dönme arzusunu yerleştirirken, yol boyunca gözlemlediğim kimi yüzeysel gezi alışkanlıkları da insanın başka bir hayatı gerçekten anlayabilmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyordu.

İnsan kendi dilinde korkmadan konuşabildiğinde, kültürünü başkalarının beğenisine göre biçimlendirmek zorunda kalmadığında, emeğinin karşılığını alabildiğinde ve hayatına ilişkin kararları başkalarıyla eşit biçimde verebildiğinde özgürlüğe biraz daha yaklaşabiliyordu. Bu nedenle özgürlüğün yalnızca bireyin kendi başına sahip olduğu bir hak değil, başkalarıyla birlikte yaratılması gereken bir toplumsal ilişki olduğunu düşünüyordum. Bir insanın özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde son bulan dar bir alan değildi. Başkalarının özgürleşmesi, insanın kendi özgürlüğünü de genişletebilirdi.

Doğayla kurulan ilişki de bunun dışında değildi. İnsan yeryüzünün sahibi değil, onunla birlikte varlığını sürdüren canlılardan biriydi. Bir nehri yalnızca üretilecek elektrikle, bir dağı yalnızca çıkarılacak madenle, bir toprağı yalnızca sağlayacağı gelirle değerlendirmek, doğanın hayatla kurduğu ilişkilerin büyük bir bölümünü görmezden gelmek olurdu. Aynı biçimde bir kültürü yalnızca turizm gelirleriyle, bir kenti yalnızca tarihî yapılarıyla, bir halkı yalnızca müziği ve yemekleriyle değerlendirmek de insanın bütünlüğünü parçalamak anlamına gelirdi.

Gerçek gelişmişlik, belki de bu parçalanmış ilişkileri yeniden bir araya getirebilmekti. Üretimle insanın mutluluğunu, doğanın korunmasıyla toplumun refahını, kültürel farklılıklarla eşitliği birbirinden ayrı düşünmemek gerekiyordu. Büyük barajlar, fabrikalar ve yollar insan hayatını kolaylaştırabilir; fakat bütün bunların insanı daha özgür kılıp kılmadığı da sorulmalıydı. Çünkü insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olamadığı bir dünyada, çevresinde yükselen bütün görkemli yapılar bir süre sonra kendisine yabancılaşabilirdi.

Gökkuşağı yeniden belirdi zihnimde. Bu kez yalnızca renklerinin güzelliğini değil, onların birbirinin varlığını ortadan kaldırmadan aynı gökyüzünde bulunabilmesini düşünüyordum. Bir toplumun güzelliği, herkesin birbirine benzemesinde değil, kimsenin kendi farklılığını gizlemek zorunda kalmadan yaşayabilmesinde aranmalıydı. Kültürlerin yan yana bulunması kuşkusuz değerliydi; fakat asıl mesele, o kültürleri yaşayan insanların birbirlerinin karşısında eğilmeden, kendi hayatlarına sahip çıkarak birlikte yaşayabilmeleriydi.

Mardin’in kadınlarında gördüğüm dayanışma, bu düşüncenin hayat içindeki en somut karşılıklarından biri olarak kaldı. İnsan bazen bir toplumu değiştirmek için büyük bir güce ihtiyaç olduğunu düşünür. Oysa yeni bir hayatın tohumları, kimi zaman birkaç insanın birbirine güvenmesiyle, ortak bir amaç etrafında buluşmasıyla ve kendi sorunlarını birlikte çözmeye başlamasıyla yeşerebilir. Dayanışma, insanın yalnızlığını azaltmakla kalmaz; başkalarıyla birlikte yapabileceklerinin sınırlarını da genişletir. Birinin elinde küçük görünen olanak, başkalarının eliyle birleştiğinde daha büyük bir güce dönüşebilir.

Belki de bu yolculuğun belleğimde en uzun süre yaşayacak görüntüsü, Nemrut’un devasa heykelleriyle Mardin’de birlikte ayakta durmaya çalışan kadınların oluşturduğu karşıtlık olacak. Bir tarafta kendisini ölümsüzleştirmek isteyen hükümdarın taşlaşmış görkemi, diğer tarafta adları tarihe geçmeyebilecek insanların bugünün hayatını değiştirme çabası vardı. Hangisinin insanlık için daha değerli olduğunu düşünürken, taşların büyüklüğüyle hayatın büyüklüğünün aynı şey olmadığını bir kez daha anlıyordum. Krallar kendi adlarını geleceğe bırakmak istemişti; oysa geleceği gerçekten değiştirebilecek olan, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerdi.

İspanya’dan dönüşte başlayan bu yolculuk, böylece yalnızca bir ülkenin farklı köşelerini görme isteğinin ötesine geçti. Başlangıçta eski taşlar, dağlar, kentler ve tarihî yapılar vardı; yolun sonunda ise insanların bugünüyle ve geleceğiyle ilgili sorular çoğalmıştı. Geçmişi anlamaya çalışırken bugünün eşitsizliklerine, kültürel zenginliği görürken o zenginliğin hangi koşullarda yaşatılabildiğine, doğanın görkemine bakarken insanın onu değiştirme gücüne dönüp duruyordu düşünce.

Yolculuklar bazen insana dünyanın ne kadar büyük olduğunu gösterir; bazen de insanların birbirlerine ne kadar benzediğini. Farklı dillerde konuşan, farklı inançlara sahip olan, başka geleneklerle yaşayan insanların sevinçleri, korkuları, umutları ve gelecek kaygıları arasında görünmeyen yakınlıklar bulunur. İnsan, kendisine yabancı sandığı bir coğrafyada bazen çocukluğunun uzak bir hatırasıyla karşılaşır. Bir dağ köyünde duyulmuş eski bir sözcük, başka bir kentin sokaklarında yeniden canlanabilir. Annesinin dilinde büyümüş bir çocuğun belleği, yıllar sonra başka bir halkın kendi dilini yaşatma çabasında kendisine ait bir şey bulabilir.

Belki de bu nedenle bir ülkeyi sevmek, onun yalnızca güzel yüzünü görmekten ibaret değildir. Onun insanlarının taşıdığı kırgınlıkları, eşitsizlikleri ve gelecek kaygılarını da görebilmeyi gerektirir. Gerçek sevgi, sevdiği şeyin eksikliklerine gözlerini kapatmak değil, onun daha güzel bir geleceğe kavuşmasını isteyebilmektir. Bir ülkenin büyüklüğü yalnızca geçmişinde kurduğu uygarlıklarla değil, bugün yaşayan insanlarına nasıl bir hayat sunabildiğiyle de ölçülmelidir.

Dönüş yolunda, geride kalan kentlerin görüntüleri yavaş yavaş birbirine karışırken, bütün bu coğrafyanın insana anlattığı büyük hikâyenin henüz tamamlanmadığını düşünüyordum. Göbeklitepe’nin taşlarını biçimlendiren insanlardan Nemrut’un heykellerini yapan ustalara, Mardin’in taş evlerini yükseltenlerden bugünün kadın dayanışmalarına kadar uzanan uzun tarih, insanın kendi dünyasını değiştirebilme gücünün hikâyesiydi. Fakat o gücün herkes için özgür ve adil bir hayata dönüşmesi, hâlâ önümüzde duran büyük bir soruydu.

Belki de bu yolculuğun en değerli armağanı, insanın kendi bildiklerinden biraz daha kuşku duymayı öğrenmesiydi. Göbeklitepe, tarihin kesin sayılan açıklamalarını; Nemrut, iktidarın ölümsüzlük iddiasını; Balıklıgöl, tarihsel bilgiyle inanç anlatılarını birbirinden ayırma sorumluluğunu; Mor Gabriel, uygarlıkların birbirlerine ne kadar çok şey borçlu olduğunu; Mardin, özgürlüğün dayanışma içinde nasıl büyüyebildiğini; Diyarbakır ise bir kenti tanımak için bazen bir ömrün bile yetmeyebileceğini hatırlatıyordu.

Yolculuğun sonunda insanın içinde, bütün bu taşlardan, dağlardan ve kentlerden daha kalıcı bir şey kalıyordu: Başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna ilişkin inatçı bir umut. Hiçbir insanın kendi toprağında, kendi dilinde, kendi kültürünün içinde bir yabancı gibi davranmak zorunda hissetmediği; hiçbir kültürün yalnızca başkalarını eğlendirdiği ölçüde değerli sayılmadığı; hiçbir emeğin görünmez kılınmadığı; hiçbir kadının kendi hayatını kurmak için başkalarının iyi niyetine muhtaç olmadığı bir dünya düşüncesiydi bu. Böyle bir dünyanın kendiliğinden kurulmayacağını, insanların onu ancak birlikte yaratabileceklerini de biliyordum.

Gökkuşağı, bütün renkleriyle yeniden uzanıyordu ufukta. Hiçbir renk diğerine üstün değildi; hiçbirinin varlığı ötekinin yokluğuna bağlı değildi. İnsanlığın ortak hayatı da belki bir gün böyle bir güzelliğe yaklaşabilirdi. Bunun için yalnızca birbirimizin şarkılarını sevmek değil, o şarkıları kendi sesleriyle söyleyebilme hakkını da aynı içtenlikle savunmak; yalnızca geçmişin taşlarını korumak değil, o taşlara anlam veren insanların bugünkü hayatlarına da değer vermek gerekiyordu.

Çünkü insan, geçmişin görkemli anıtlarını seyretmekle yetinemezdi. Kendi zamanının da bir gün geçmiş olacağını, bugün kurduğu ilişkilerin yarının insanlarına miras kalacağını düşünmek zorundaydı. Gelecek kuşaklar belki bizim yaptığımız yolları, köprüleri ve binaları hatırlayacaklardı. Fakat asıl önemli olan, o yapıların gölgesinde nasıl bir hayat kurduğumuz, birbirimize ne kadar özgürlük tanıdığımız ve birlikte yaşamanın hangi olanaklarını yaratabildiğimiz olacaktı.

Yolculuk bitmişti ama sorular bitmemişti. Belki de bitmemeliydi. Çünkü insanı yaşadığı dünyaya bağlayan en güçlü şeylerden biri, gördükleri karşısında hayranlık duyabilmesi kadar, onları yeniden sorgulayabilme yeteneğiydi. Hiçbir uygarlık, hiçbir iktidar, hiçbir inanç ve hiçbir düşünce, insanlığın geleceği adına son sözü söylemiş olamazdı. Geçmişin taşları ne kadar eski, bugünün yapıları ne kadar büyük olursa olsun, hayatın kendisi bütün bunlardan daha genişti.

Dünyanın son sözü henüz söylenmemişti. Belki de en güzel cümleleri, birbirlerinin dillerini öğrenmeye merak duyan insanlar, dayanışmayla kendi hayatlarını değiştiren kadınlar ve gökkuşağının bütün renklerine aynı gökyüzünde yer açabilen toplumlar kuracaktı.

Hasan KAYA
25 Ekim 2026, Pazar