Bir ülkenin başına gelebilecek en ağır şeylerden biri, kötülüğün sıradanlaşması kadar, insanların artık kötülük karşısında şaşırmamaya başlamasıdır. Çünkü şaşırmak, hâlâ bir sınırın varlığına inandığımızı gösterir; “Yok canım, öyle şey olmaz” diyebiliyorsak, zihnimizde hâlâ iktidarın yapabilecekleriyle yapamayacakları arasında bir çizgi vardır. O çizgi silindiğinde ise şaşkınlığın yerini yalnızca bekleyiş alır: “Bu da mı oldu?” der ve bir sonrakini beklemeye başlarız. Belki de bugün geldiğimiz yerde asıl ürkütücü olan, artık “Böyle bir şey mümkün mü?” diye sormamamız; yalnızca “Bundan sonra ne olacak?” diye beklememizdir.

Bir zamanlar kötü bir haber duyduğumuzda itiraz ederdik. Bir gazetenin kapatılacağı söylense “Yok canım, o kadar da olmaz” derdik. Bir gazetecinin tutuklanacağını duyduğumuzda bunun ancak çok ağır bir durumda mümkün olabileceğini düşünürdük. Bir belediyeye kayyum atanması, bir televizyon kanalının susturulması, bir internet sitesinin erişime kapatılması, bir siyasetçinin tutuklanması, bir kurumun bir gecede el değiştirmesi karşısında zihnimiz önce direnir, sonra olan biteni anlamaya çalışırdı. Fakat yıllar içinde her yeni eşik, bir öncekinin üzerine kuruldu. Dün olağanüstü gördüğümüz şey bugün sıradanlaştı, bugün “asla olmaz” dediğimiz şey yarın yaşandığında yalnızca kısa bir şaşkınlık yarattı. Sonunda “Bu da mı oldu?” cümlesi, “Yok canım, öyle şey olmaz” cümlesinin yerini aldı. Daha kötüsü, o cümlenin ardından çoğu zaman itiraz değil, sessizlik geldi.

T24’e erişim engeli getirilmesinin ardından ortaya çıkan ruh hali biraz da bunun göstergesi. Haber sitesine yönelik erişim engeli, yalnızca bir medya kuruluşunun karşı karşıya kaldığı hukuki bir işlem olarak okunabilecek bir olay değil; aynı zamanda Türkiye’de ifade ve basın özgürlüğü bakımından hangi noktaya gelindiğini gösteren yeni bir eşik olarak tartışılıyor. T24, İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla internet sitesi ve sosyal medya hesaplarına erişimin engellendiğini duyururken, kararın gerekçesinin “Ailem Güvende” soruşturması kapsamında son bir yılda yayımlanan 118 içerikle ilişkilendirildiğini açıkladı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti de karara tepki göstererek erişim engelinin basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı bakımından sonuçlarına dikkat çekti. Bütün bunların ardından insanların şaşırması, aslında olayın kendisi kadar önemliydi. Çünkü insanın içinde hâlâ “buraya kadar da gelinmez” diyebilen bir yer varsa, bütün yaşananlara rağmen o yer tamamen kaybedilmiş değildir. Belki de asıl mesele, o şaşkınlığı koruyabilmek ve onu yalnızca bir anlık hayret olarak bırakmayıp geçmişle bugün arasında bir bağ kurabilmektir.

Şaşırmanın Son Sınırında

Şaşırmak basit bir duygu değildir. İnsan bir şeye şaşırıyorsa, kafasında o şeyin olamayacağına ilişkin bir sınır vardır. O sınır yalnızca hukuki değildir; ahlakidir, siyasal ve toplumsaldır. Bir devletin yurttaşına yapamayacağı şeyler olduğuna inanırız. Bir iktidarın aşmaması gereken çizgiler olduğunu düşünürüz. Mahkemelerin, parlamentonun, basının, üniversitenin, sendikaların, sivil toplumun ve yurttaşın iktidar karşısında bir ağırlığı olduğunu varsayarız. Demokrasi biraz da bu varsayımın üzerine kuruludur. Fakat sınırlar bir kez aşıldığında, ikinci kez aşılması daha kolay olur. İnsan zihni de yaşadığı şeye alışır. Önce “Bu nasıl olabilir?” der, sonra “Bunun hukuki gerekçesi nedir?” diye sorar, ardından “Zaten olağanüstü bir dönemden geçiyoruz” demeye başlar ve nihayetinde “Bana dokunmadıktan sonra…” noktasına gelir. Oysa otoriterleşmenin en tehlikeli aşaması belki de tam burada başlar: İnsanlar artık iktidarın ne yapamayacağını değil, ne yapabileceğini düşünmeye başlar.

Türkiye’nin son yıllardaki siyasal hikâyesini biraz da bu açıdan okumak gerekir. Çünkü bugün yaşananların her birini yalnızca bugünün olayı olarak görmek, aralarındaki tarihsel sürekliliği görünmez hale getirir. Bir yasak başka bir yasağın önünü açar, bir tutuklama başka bir tutuklamanın olağanlaşmasına katkıda bulunur, bir kayyum uygulaması bir sonraki kayyumu daha az şaşırtıcı hale getirir, bir medya kuruluşunun susturulması bir sonraki medya kuruluşuna yönelik müdahaleyi toplumun bir bölümünün gözünde daha katlanılabilir kılar. Her defasında “ama bu farklı” denir. Oysa iktidarların en büyük gücü, tek tek olayların birbirinden bağımsızmış gibi algılanmasını sağlamaktır. Çünkü parçaları ayrı ayrı izlediğinizde yalnızca olayları görürsünüz; birbirine bağladığınızda ise bir siyasal dönüşümü.

“Bir Şey Olmaz”ın Uzun Hikâyesi

Burada kendimize de dönmek zorundayız. Kimseyi “şucu”, “bucu” diye damgalamak, bugünün bütün sorumluluğunu geçmişte belirli insanlara dağıtmak bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. Çünkü toplumsal tarihin muhasebesi bu kadar basit değildir. Hepimiz aynı ölçüde katkıda bulunmadık elbette. Kimilerinin katkısı çok daha büyük, kimilerinin çok daha sınırlıydı. Kimileri iktidarın attığı her adımı bilinçli biçimde destekledi, kimileri bundan siyasi veya ekonomik bir çıkar umdu, kimileri gerçekten ülkenin demokratikleştiğine inandı, kimileri eski vesayet yapılarının gerilemesini özgürleşme olarak gördü, kimileri ise “biraz daha bekleyelim, o kadar da değil” diyerek yaşananları küçümsedi. Fakat bütün bu farklı tutumların ortak bir sonucu oldu: İktidarın alanı genişlerken toplumun bir bölümünün itiraz alanı daraldı.

Türkiye’de “bir şey olmaz” cümlesinin uzun bir tarihi var. “Bu kadar ileri gidemez”, “Mahkemeler var”, “Meclis var”, “Basın var”, “Toplum buna izin vermez”, “Avrupa buna izin vermez”, “Ekonomi buna izin vermez” dedik. Her seferinde bir başka kuruma, bir başka toplumsal güce veya bir başka görünmez sınıra güvendik. Oysa demokrasilerde hiçbir sınır kendiliğinden var olmaz. Anayasa maddeleri tek başına demokrasiyi korumaz; o maddelerin arkasında duran toplumsal irade, kurumların bağımsızlığı ve yurttaşların birbirlerinin haklarını kendi hakları kadar önemsemesi gerekir. Bir gazetenin susturulmasına “Ama ben o gazeteyi sevmiyorum” diyerek bakan insan, aslında yalnızca o gazetenin hakkından vazgeçmiş olmaz; kendi özgürlüğünün dayanabileceği ortak zeminden de bir parça vazgeçmiş olur. Çünkü özgürlük, insanın yalnızca kendi sesini duyurabilmesi değildir. Başkasının sesinin susturulmasına rağmen kendi sesinin güvende kalabileceği yanılgısından çıkabilmesidir.

Fazla Yüklenen Demokratik Misyon

Belki de bu hikâyenin en zor tarafı, bugün geriye dönüp baktığımızda geçmişteki beklentilerimizi de yeniden düşünmek zorunda oluşumuzdur. İktidarın ilk dönemlerinde onu demokratikleşme ihtimali üzerinden destekleyen, eski devlet yapısının gerilemesini Türkiye’nin daha özgür ve daha sivil bir düzene kavuşmasının işareti olarak gören geniş bir çevre vardı. Bu insanların tamamını aynı niyet, aynı düşünce ve aynı siyasal hesap içinde değerlendirmek mümkün değildir. Kimi gerçekten daha demokratik bir Türkiye umuyordu, kimi askerî vesayetin gerilemesini önemsiyordu, kimi Avrupa Birliği sürecinin yarattığı değişim beklentisine inanıyordu, kimi de geçmişte kendisine kapalı olan siyasal alanın genişlemesini doğal olarak bir özgürleşme olarak görüyordu. Bunların önemli bir bölümü kötü niyetle hareket etmiyordu. Fakat belki de tam burada, siyasal aktörlere taşıyabileceklerinden daha büyük bir demokratik misyon yükledik.

Çünkü bir siyasal hareketin geçmişte dışlandığı alanlarda hak talep etmesi, onun kendiliğinden çoğulcu bir demokrasi anlayışına sahip olduğu anlamına gelmez. Bir grubun kendi özgürlüğünü istemesi ile başkasının özgürlüğünü de aynı ölçüde savunması arasında çok önemli bir fark vardır. İktidarın eski vesayet düzenine karşı çıkması, onun her koşulda özgürlükçü olduğu anlamına gelmez. Devlet içindeki bazı güç odaklarıyla mücadele etmesi, devletin bütün yurttaşlar üzerindeki sınırlarını kabul edeceği anlamına da gelmez. Biz ise uzun süre bu ayrımı yeterince açık biçimde görmek istemedik. İktidarın eski düzenle çatışmasını, onun demokrasiyle kurduğu ilişkinin neredeyse garantisi gibi okuduk.

Belki de daha başından itibaren bakmamız gereken yer, söylemlerden çok siyasal dünya görüşünün kendisiydi. Dini referansları güçlü olan bir siyasal hareketin demokratikleşme ihtimalini bütünüyle reddetmek elbette doğru değildir; fakat bu hareketin demokrasi anlayışını, farklı yaşam biçimlerine, farklı inançlara, farklı düşüncelere ve iktidar dışındaki toplumsal alanlara nasıl baktığı üzerinden sınamak gerekir. Dindarlık ile otoriterlik arasında zorunlu bir bağ kurmak ne kadar yanlışsa, dindar bir siyasal hareketin sırf mağdur edilmiş bir geçmişten geldiği için kendiliğinden demokratikleşeceğini varsaymak da o kadar yanlıştır. Demokrasi bir kimlik meselesi değil, iktidarla kurulan ilişkinin niteliğidir. Asıl ölçü, iktidara geldiğinde kendisini sınırlayıp sınırlamadığıdır.

İşte belki bizim yanılgımız biraz da burada oluştu. Bir siyasal hareketin kendisine yönelik baskıya karşı çıkmasını, başkalarına yönelik baskıya da karşı çıkacağının güvencesi saydık. Oysa özgürlük, yalnızca kendi zincirlerini kırmak değildir; başkasının zincirlerini de meşru görmemektir. Bir zamanlar dışlananların iktidara gelmesi tek başına demokratikleşme anlamına gelmez. Asıl sınav, iktidarın artık kendisine ait olduğu noktada başlar. Çünkü iktidar, insanın başkasına ilişkin özgürlük fikrini sınayan en güçlü araçtır.

İktidarın Sınırı Nerede Başlar?

Buradan yeniden asıl meseleye dönüyoruz. Mesele yalnızca “Kim iktidarda?” sorusuyla çözülemez. Asıl mesele, iktidarın kendisini hangi ilkeye bağlı gördüğüdür. Kendisini sınırlayan bir hukuk düzeninin parçası mı saymaktadır, yoksa hukuku kendi siyasal iradesinin aracı olarak mı görmektedir? Farklı olanı kendi varlığı açısından meşru bir unsur olarak mı kabul etmektedir, yoksa kendi düzenine dahil edilmesi gereken bir unsur olarak mı görmektedir? Basın, üniversite, sendika, yargı, belediye ve sivil toplum iktidarın uzantıları mıdır, yoksa iktidarın karşısında bağımsız alanlar mıdır? Demokrasi ile otoriterlik arasındaki gerçek ayrım çoğu zaman bu soruların içinde gizlidir.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan dönüşümü de bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Önce iktidarın önündeki bazı eski engeller kaldırıldı. Ardından kurumların siyasal ağırlıkları değişti. Medya alanının yapısı dönüştü, kamu kaynaklarının dağılımı değişti, farklı siyasal ve toplumsal aktörlerin hareket alanı daraldı. Her adım kendi gerekçesiyle savunuldu. Her adımın kendine ait bir açıklaması vardı. Fakat yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda tek tek gerekçelerin ötesinde birikmiş bir sonuçla karşı karşıyayız. O sonuç, iktidarın toplumsal ve kurumsal alan üzerindeki ağırlığının artmasıdır. T24’e erişim engeli de bu uzun sürecin tek başına bütününü anlatmaz; fakat o sürecin bugün hangi noktaya kadar taşınabildiğini gösteren yeni bir işaret olarak okunabilir.

Asıl Mesele “Bu Da Mı Oldu?” Değil

Belki de artık “Bu da mı oldu?” diye sormaktan daha önemli bir soru var: “Buraya nasıl geldik?” Çünkü “Bu da mı oldu?” cümlesi, şaşkınlığın cümlesidir; “Buraya nasıl geldik?” ise hafızanın. İlki olayın kendisine bakar, ikincisi olaylar arasındaki ilişkiye. İlki bugünü anlatır, ikincisi geçmişi bugünün içine taşır. Eğer yalnızca her yeni olaya ayrı ayrı şaşırırsak, her seferinde yeniden şaşırmak zorunda kalırız. Oysa tarihsel hafıza, aynı şeyin farklı biçimlerde tekrar ettiğini görebilmektir.

Bir ülkenin hafızası yalnızca arşivlerinde saklanmaz. İnsanların birbirlerine anlattıkları hikâyelerde, kaybettikleri insanların isimlerinde, susturulan gazetelerin kolektif belleğinde, mahkeme salonlarında, grev alanlarında, meydanlarda ve evlerde saklanır. Hafıza, “Bunu daha önce görmüştük” diyebilme yeteneğidir. Bir olayın kendisinden önce yaşananlarla bağını kurabilmektir. Dünün küçük görünen adımının yarının büyük sonucuna dönüşebileceğini anlayabilmektir. Bugün yaşananı tarihin boşluğundan çıkmış bir sürpriz gibi görmemektir.

Belki de bizim en büyük kaybımız burada. Her şeyi ilk kez yaşıyormuşuz gibi davranıyoruz. Oysa hiçbir şey ilk kez olmuyor. Her yasak kendisinden önceki yasağın gölgesini taşıyor. Her suskunluk daha önceki suskunluklardan güç alıyor. Her “bir şey olmaz”, bir sonraki “oldu”nun zeminini hazırlıyor. Ve insan bir süre sonra kendi hafızasının tanıklığına bile güvenmemeye başlıyor. Geçmişte yapılan uyarılar, yaşananlar gerçekleştiğinde yeniden anlam kazanıyor. Tarih bazen geleceği haber vermez; yalnızca geçmişte söylenen cümlelerin neden daha dikkatli dinlenmesi gerektiğini sonradan öğretir.

Şaşırmak Hâlâ Mümkünse

Belki de mesele artık kimin şaşırdığı değil; bizim hâlâ şaşırabiliyor olmamızdır. Çünkü şaşırmak, bütün karanlığa rağmen zihnin içinde bir ışığın kalmış olduğunu gösterir. “Böyle şey olmaz” diyebilmek, hâlâ bir “olması gereken” fikrine sahip olduğumuzu gösterir. Bir şeyin yalnızca gerçekleşmiş olması, onun normal olduğu anlamına gelmez. İnsanların en büyük yanılgılarından biri, gerçekleşeni kaçınılmaz sanmalarıdır. Oysa tarihte gerçekleşen pek çok şey, gerçekleşmeden önce engellenebilirdi.

Burada yeniden kendimize dönmek gerekiyor. Çünkü iktidarın attığı her adımın arkasında yalnızca iktidarın iradesi yoktur. Onun karşısında duran veya durmayan toplumun davranışları da vardır. “Biraz daha bekleyelim” diyenler, “şimdi bunun zamanı değil” diyenler, “ama eskiden daha kötüydü” diyerek bugünün sorununu görünmezleştirenler, “bana dokunmuyor” diyerek başkasının hakkından vazgeçenler ve bütün bunların karşısında zamanında itiraz edenler vardır. Bu insanların hiçbiri aynı değildir. Sorumlulukları da aynı değildir. Ama tarih, bütün bu farklı davranışların toplamından oluşur.

Şimdi T24’ün kapısına konulan erişim engeline bakarken belki de yalnızca T24’ün ne olduğunu, hangi haberi yaptığını, hangi yazıyı yayımladığını tartışmamalıyız. Daha büyük bir soruya bakmalıyız: Bir toplum, kendisini oluşturan farklı seslerin varlığını ne kadar süre boyunca güvence altında tutabilir? Çünkü özgürlük yalnızca iktidara karşı kazanılan bir hak değildir; toplumun birbirine verdiği bir sözdür de. “Senin sesin benim sesim değil, ama sen susturulduğunda ben de eksilirim” diyebilmektir.

Son Söz Yerine

Ben artık “Bunu da yapamazlar” cümlesine eskisi kadar güvenmiyorum. Çünkü tarih bize iktidarların yapamayacaklarının değil, yapabileceklerinin listesini öğretir. O liste ise iktidarı sınırlayan hukuk, bağımsız kurumlar, özgür basın, örgütlü toplum ve yurttaşların birbirlerinin haklarına sahip çıkma iradesi zayıfladıkça büyür. İktidarın sınırı, yalnızca iktidarın iyi niyetine bırakılamaz. Çünkü iktidarın doğası genişlemek ister; onu sınırlayan şey, karşısındaki hukuk ve toplumdur.

Belki bugün yapılması gereken, şaşkınlığımızdan utanmak değil, onu korumaktır. “Bu da mı oldu?” diyebiliyorsak, henüz her şey bitmiş değildir. Çünkü şaşırmak, hâlâ bir ölçümüz olduğunu gösterir. Fakat şaşkınlığın hemen ardından hafızayı çağırmak gerekir: “Buraya nasıl geldik?” Hangi adımlarda sustuk? Hangi eşiklerde “bir şey olmaz” dedik? Hangi zamanlarda başkasının hakkını kendi haklarımızdan ayrı gördük? Hangi siyasal hesaplar özgürlüğün önüne geçti? Hangi korkular bizi sessizleştirdi? Hangi kolay açıklamalar bizi tarihin daha zor sorularından uzaklaştırdı?

Bir ülkenin özgürlüğü, yalnızca yasaların üzerinde yazanlardan oluşmaz. Özgürlük aynı zamanda insanların zihninde hâlâ “hayır” diyebilecekleri bir sınırın bulunmasıdır. O sınır kaybolduğunda, insan önce şaşırmayı bırakır, sonra itiraz etmeyi, en sonunda da hatırlamayı. İşte asıl tehlike oradadır.

Çünkü insan unutursa, her şey yeniden ilk kez oluyormuş gibi görünür.

Ve her şey ilk kez oluyormuş gibi görünüyorsa, hiçbir şeyden ders çıkarmak mümkün değildir.

Bu nedenle bugün T24’e erişim engeli geldiğinde, yalnızca “Bu da mı oldu?” dememeliyiz.

Biraz daha geriye bakmalıyız.

Biraz daha derine.

Biraz daha kendi sessizliğimize.

Ve kendimize şu soruyu sormalıyız:

Biz bu ülkenin hangi noktasında şaşırmayı bıraktık?

Belki de yeniden başlamamız gereken yer tam orasıdır.