Toplumsal itirazın siyasal bilince, siyasal bilincin örgütlü güce, örgütlü gücün demokratik kurumlara dönüşemediği yerde öfke büyür; fakat düzen kendisini yeniden üretir
Toplumlar bir sabah uyandıklarında daha demokratik olmazlar. Demokrasi yukarıdan hazırlanmış bir anayasa metninin, iyi niyetli bir yöneticinin ya da kendisini çağının ilerisinde gören bir siyasal kadronun halka sunduğu armağan değildir. Dünya tarihinin büyük demokratik dönüşümlerine bakıldığında başlangıçta çoğu zaman büyük teorilerden önce küçük itirazlar görülür: Ekmek pahalıdır, ücret düşüktür, çalışma saatleri uzundur, vergi ağırdır, kadınların hakları yoktur, gençler geleceklerini göremez. İlk söz son derece yalındır: Böyle yaşamak istemiyoruz. Sonra birbirinden habersiz insanların aynı cümleyi kurdukları anlaşılır ve kişisel görünen sıkıntı toplumsal bir soruna dönüşür.
Türkiye’nin modern tarihi de biraz böyle okunabilir. Osmanlı’nın son dönemindeki işçi hareketlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki grevlere, 1960’ların yükselen öğrenci ve işçi hareketlerinden 15-16 Haziran’a, 1970’lerin büyük emek mücadelelerinden kadın hareketine, çevre direnişlerinden Gezi’ye kadar hemen her toplumsal hareket başlangıçta insanların hayatlarının kendilerine dokunan yerinden yükseldi. İşçi ücretini ve sendikasını, köylü toprağını, öğrenci üniversitesini, kadın kendi hayatı üzerindeki hakkını, kentli yaşadığı kenti savundu. Siyaset çoğu zaman sonradan geldi; bazen bu hareketlere bir dil verdi, bazen onları örgütledi, bazen de kendi kalıplarına sokarak sahiplenmeye çalıştı.
Türkiye’nin demokrasi hikâyesinin düğümlendiği yerlerden biri de tam burasıdır.
Türkiye’de Hayat Siyasetten Önce İtiraz Etti
15-16 Haziran 1970’i düşünelim. On binlerce işçiyi İstanbul ve Kocaeli’nin fabrikalarından sokaklara çıkaran ilk neden soyut bir rejim tartışması değildi. Sendikal hakları sınırlandıracak yasal düzenlemeye karşı kendi örgütlenme haklarını savunuyorlardı. Fakat fabrikaların kapısından çıkan işçi yürümeye başladığında mesele yalnız sendika yasası olmaktan çıktı. Kentin üretimini gerçekleştiren insanların aynı zamanda toplumsal bir güç olduklarını fark ettikleri bir ana dönüştü. Ekonomik talep, hareketin kendi gelişimi içinde siyasal bir anlam kazandı.
1968 gençlik hareketinde de benzer bir süreç yaşandı. Üniversitelerde başlayan eğitim, yönetim ve özgürlük talepleri kısa sürede ülkenin bağımsızlığına, eşitsizliğe, toprak sorununa ve dünya düzenine ilişkin sorularla birleşti. Öğrenci başlangıçta üniversitesini değiştirmek isterken bir süre sonra içinde yaşadığı toplumu sorgulamaya başladı. Çünkü insan kendi küçük sorununu yeterince uzun süre takip ettiğinde çoğu zaman karşısına daha büyük bir yapı çıkar.
Türkiye’de kadın hareketinin son kırk yıllık gelişimi belki bunun en açık örneklerinden biridir. Ev içindeki şiddet başlangıçta “aile meselesi” sayılırken kadınların birbirlerini bulmasıyla özel hayatın duvarlarından çıkarılıp kamusal ve siyasal bir meseleye dönüştürüldü. “Özel olan politiktir” sözü Türkiye’de de hayatın içinde karşılığını buldu. Kadınlar yalnız yasaların değişmesini istemedi; erkeğin ailede, işyerinde, sokakta ve devlet kurumlarında sahip olduğu ayrıcalıkların da sorgulanmasını sağladı. Bugün kadına yönelik şiddetin devlet politikalarının konusu olması, gökten inmiş bir toplumsal bilinç değil, yıllarca sokakta ve örgütlerde verilmiş mücadelenin sonucudur.
Gezi ise Türkiye’nin yakın tarihinde kendiliğinden toplumsal hareket ile örgütlü siyaset arasındaki ilişkinin bütün olanaklarını ve sorunlarını aynı anda gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu. Birkaç ağacın kesilmesine karşı başlayan itiraz birkaç gün içinde milyonlarca insanın katıldığı çok daha geniş bir toplumsal harekete dönüştü. İnsanlar yalnız parkı değil, yaşam biçimlerine müdahaleyi, kent üzerindeki kararların kendilerine sorulmadan alınmasını, polis şiddetini ve giderek daraldığını düşündükleri kamusal alanı tartışmaya başladılar. Bir park meselesi, insanların nasıl yönetilmek istediklerine ilişkin bir soruya dönüştü.
Mesele zaten hiçbir zaman yalnız birkaç ağaç değildi. Ama başlangıçta birkaç ağacın savunulması da küçümsenecek bir şey değildi. Toplumsal hareketlerin doğası budur: İnsan çoğu zaman dünyayı değiştirmek için değil, kapısının önündeki ağacı korumak için dışarı çıkar; yürüdükçe o ağacın hangi ekonomik ve siyasi kararların ortasında bulunduğunu görür.
Türkiye’nin Sorunu Sokağa Çıkamamak Değil
Türkiye’ye baktığımızda toplumun itiraz etmediğini söylemek mümkün değil. Tam tersine bu ülkenin yakın tarihi grevlerle, öğrenci hareketleriyle, köylü eylemleriyle, kadın yürüyüşleriyle, çevre direnişleriyle, emekli mitingleriyle, kent hareketleriyle doludur. Bergama’da siyanürlü altına karşı direnen köylülerden Tekel işçilerinin Ankara’nın ortasında kurduğu çadırlara, Cerattepe’den Akbelen’e, Cumartesi Anneleri’nden kadınların 8 Mart yürüyüşlerine kadar toplum defalarca kendi hayatına ilişkin kararların öznesi olmak istediğini gösterdi.
Asıl sorun başka yerde ortaya çıktı: Türkiye bu toplumsal enerjiyi kalıcı demokratik kurumlara dönüştürmekte zorlandı.
İtiraz yükseldi, meydan doldu, slogan atıldı, bazen iktidar geri çekildi; fakat hareket zayıfladığında eski ilişkiler büyük ölçüde geri döndü. Çünkü bir toplumsal hareketin ortaya çıkması ile onun yarattığı talebin sendikaya, derneğe, partiye, parlamentoya, yasaya ve sonunda gündelik demokratik kültüre dönüşmesi aynı şey değildir. Türkiye’de kopuş çoğu zaman bu iki aşamanın arasında yaşandı.
Burada yalnız devlet baskısını göstermek yetmez. Kuşkusuz darbeler, parti kapatmalar, sendikalar üzerindeki baskılar, gözaltılar, siyasi yasaklar ve örgütlenme özgürlüğünün dönem dönem ağır biçimde sınırlandırılması Türkiye’de demokratik birikimin sürekliliğini defalarca kesti. 12 Mart’ın ardından 12 Eylül yalnız siyasi örgütleri dağıtmadı; toplumun örgütlü olma kapasitesine de ağır bir darbe vurdu. Sendikaların, derneklerin ve siyasi örgütlerin zayıflatılmasıyla insan giderek kendi başına bırakıldı. Sonraki neoliberal dönem bu yalnızlığı başka araçlarla derinleştirdi; yurttaş giderek tüketiciye, örgütlü emek bireysel çalışana, ortak hak kişisel başarıya dönüştürüldü.
Fakat sorumluluğu yalnız devlete bırakırsak hikâyenin yarısını anlatmış oluruz.
Siyaset Sokağı Temsil Ederken Onu Kendisine Benzetti
Türkiye’de siyasi hareketlerin önemli bir bölümü toplumsal hareketleri özgürleştirilmesi gereken bir enerji olarak değil, kendi saflarına katılması gereken insan kaynağı olarak gördü. Sağ da sol da bundan bütünüyle azade değildi. Toplumun kendi kendine örgütlenmesinden çok, doğru olduğuna inanılan çizginin topluma taşınması esas alındı. Böyle olunca siyaset toplumun sesini dinlemek yerine ona ne söylemesi gerektiğini anlatmaya başladı.
Solun tarihinde bunun acı örnekleri vardır. İşçinin, köylünün, öğrencinin ya da mahallenin kendi deneyiminden doğan talepler zaman zaman hazır ideolojik kalıpların içine yerleştirildi. Birbirinden farklı toplumsal kesimlerin özgün talepleri büyük siyasal hedefin altında tali görülebildi. Hareket büyüdükçe çoğulculuk artması gerekirken kimi zaman doğru çizgi, doğru örgüt, doğru lider tartışmaları öne çıktı. Toplumu değiştirmek isteyenler, kendi örgütlerinde eleştiriye ne kadar tahammül ettikleri sorusunu her zaman aynı cesaretle sormadılar.
Türkiye sağında ise güçlü lider kültürü çok daha köklü bir siyasal gelenek olarak varlığını sürdürdü. Devlet baba, parti lideri, reis, başbuğ, hoca gibi farklı dönemlerde farklı adlarla ortaya çıkan siyasal figürlerin ortak özelliği, yurttaşın kendi kaderine ilişkin karar verme yetkisinin bir bölümünü lidere devretmesiydi. Demokrasi böylece insanların yönetime sürekli katıldığı bir ilişki olmaktan çıkıp belirli aralıklarla lidere verilen onaya indirgenebildi.
Bugün Türkiye’de siyasi partilerin hemen tamamında liderlerin olağanüstü güçlü, üyelerin ise oldukça zayıf olması tesadüf değildir. Parti üyeleri genel başkanı doğrudan belirleyemez, milletvekili adaylarının önemli bölümü merkez tarafından seçilir, yerel örgütlerin iradesi genel merkezin kararına takılabilir. Ülkeye demokrasi vaat eden yapıların kendi içlerinde yeterince demokratik olmaması Türkiye siyasetinin en eski çelişkilerinden biridir.
Demokrasi karşı taraftan talep edilen bir erdem haline geldiğinde zaten eksilmeye başlar.
Gezi’nin Bize Bıraktığı Büyük Soru
Gezi bu nedenle hâlâ üzerinde düşünülmesi gereken bir laboratuvar gibidir. Hareketin gücü merkezsizliğinden, çeşitliliğinden ve insanların kendilerini herhangi bir siyasi merkezin iznine ihtiyaç duymadan ifade edebilmesinden geliyordu. Birbirine benzemez insanların aynı parkta yan yana durabilmesi Türkiye’nin alışık olmadığı bir toplumsal deneyimdi. Fakat tam da bu özellik, hareketin uzun vadeli siyasal dönüşüme çevrilmesini zorlaştırdı.
Milyonlarca insanın yarattığı enerji kalıcı örgütlenmeye nasıl dönüşecekti? Mahalle forumları sürdürülebilir miydi? Hareket parlamenter siyasete taşınmalı mıydı? Taşınacaksa kim tarafından temsil edilecekti? Temsil edildiği anda kendi çoğulluğunu kaybedecek miydi?
Bu soruların tamamına cevap bulunamadı.
Gezi’nin başarısız olduğunu söylemek de doğru olmaz. Çünkü toplumsal hareketlerin etkisi yalnız hükümet değiştirip değiştirmedikleriyle ölçülemez. Gezi bir kuşağın siyasal deneyimini, mizahını, kamusal alan anlayışını ve birbirinden farklı insanların birlikte yaşayabileceğine ilişkin hafızasını değiştirdi. Fakat iktidar ilişkilerini kalıcı biçimde dönüştürecek örgütsel ve kurumsal sürekliliği yaratamadı.
Türkiye’nin demokrasi sorunu biraz da burada düğümleniyor: Sokakta ortaya çıkan demokratik enerji ile kurumsal siyaset arasında güvenilir bir köprü kurulamıyor.
Meydan Yetmez, Sandık da Yetmez
İktidarın yıllardır tekrarladığı sandık vurgusunun eksikliği burada ortaya çıkıyor. Sandık demokrasinin vazgeçilmez koşuludur ama demokrasinin tamamı değildir. Eğer demokrasi yalnız dört ya da beş yılda bir oy vermekten ibaret olsaydı seçimlerin yapıldığı bütün ülkelerin demokratik olması gerekirdi.
Demokrasi seçimlerin arasında yaşanan şeydir.
İşçinin patron karşısında örgütlenebilmesi, gazetecinin iktidardan korkmadan soru sorabilmesi, öğrencinin üniversite yönetimine itiraz edebilmesi, kadının kendi hayatına ilişkin karar verebilmesi, köylünün toprağı hakkında alınan karara katılabilmesi, belediyenin mahalle hakkında karar verirken orada yaşayan insanlara danışması, muhalefetin iktidar olma ihtimalinin hukuk yoluyla engellenmemesi ve yurttaşın devleti eleştirdiğinde başına ne geleceğini düşünmemesi demokrasinin gündelik ölçüleridir.
Bu nedenle meydan tek başına yetmez; fakat sandık da yetmez. Meydan talebi görünür kılar, siyaset onu programa dönüştürür, seçim toplumsal iradeyi yönetime taşır, hukuk kazanımı güvence altına alır, kurumlar ise onun kişilere bağlı olmadan yaşamasını sağlar. Zincirin halkalarından biri eksildiğinde demokratik dönüşüm yarım kalır.
Türkiye’nin temel sorunu bu zincirin sürekli kırılmasıdır.
İnsan Kendi Acısının Yalnız Kendisine Ait Olmadığını Anladığında
Bugünün Türkiye’sinde yeniden benzer bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum. Hayat pahalılığı karşısında ücret isteyen işçi, geçinemediğini söyleyen emekli, barınamayan öğrenci, yüksek kiradan yakınan aile, toprağını madene karşı savunan köylü, geleceğini başka ülkelerde arayan genç başlangıçta birbirinden farklı sorunlardan söz ediyor gibi görünüyor. Oysa biraz yakından bakıldığında hepsinin hayatının aynı ekonomik ve siyasi düzenin farklı noktalarından etkilendiği görülüyor.
Siyasallaşma tam burada başlar.

İşçi yalnız kendi ücretini değil ücretlerin neden sürekli gerilediğini sorduğunda, emekli yalnız aylığının artırılmasını değil üretilen zenginliğin nasıl paylaşıldığını merak ettiğinde, genç yalnız kendisine iş bulamadığını değil neden bir kuşağın geleceksizlik duygusuna sürüklendiğini sorguladığında kişisel sorun toplumsal bilince dönüşür.
İnsan kendi acısının yalnız kendisine ait olmadığını fark eder.
Belki Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu demokratik dönüşümün başlangıç noktası da budur. Yeni bir kurtarıcı, yeni bir güçlü lider ya da yukarıdan hazırlanmış büyük bir toplum projesinden önce insanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilecekleri örgütlü alanların yeniden kurulması gerekiyor. Sendikalar, meslek örgütleri, mahalle birlikleri, kadın örgütleri, çevre hareketleri, öğrenci örgütleri ve siyasi partiler ancak insanların sözünü yukarı taşıyan araçlar oldukları sürece demokratikleştirici olabilirler.
Yoksa tabelalar değişir, genel başkanlar değişir, iktidarlar değişir; insanın kendi hayatı üzerindeki güçsüzlüğü değişmeden kalır.
Türkiye Neden Değişemiyor?
Belki başlıktaki soruyu artık biraz değiştirmek gerekiyor. Türkiye hiç değişmiyor değil. Bu toplum yüz elli yıldır değişiyor, itiraz ediyor, hak kazanıyor, kaybediyor ve yeniden mücadele ediyor. Kadınların hayatından işçi haklarına, Kürt meselesinden Alevilerin eşit yurttaşlık talebine, çevre hareketlerinden ifade özgürlüğüne kadar bugün konuşabildiğimiz pek çok şeyi geçmiş kuşakların mücadelelerine borçluyuz.
Sorun değişimin süreklilik kazanamamasıdır.
Bir kuşak meydanı dolduruyor, sonraki kuşak örgütsüz kalıyor. Bir dönem sendikalar güçleniyor, başka bir dönemde dağıtılıyor. Bir demokratik alan açılıyor, ardından devlet yeniden daraltıyor. Siyaset toplumsal hareketten güç alıyor, güçlendikten sonra onu yanında taşımak yerine geride bırakabiliyor.
Böylece Türkiye yeniden başladığı yere dönmüş gibi görünüyor.
Oysa hiçbir dönüş tam anlamıyla kaybolmaz. 15-16 Haziran’ın işçisi, 1968’in öğrencisi, kadın hareketinin yıllarca sokakta yürüyen kadınları, Cumartesi Anneleri, Tekel işçileri, Gezi’de parkta sabahlayan gençler, Akbelen’de ağacına sarılan köylüler birbirlerinden habersiz olsalar bile aynı uzun hikâyenin farklı sayfalarında duruyorlar.
Hepsinin söylediği şey özünde birbirine benziyor:
Benim hayatım hakkında bensiz karar verme.
Demokrasi belki bundan daha karmaşık bir şey değildir.
Toplumsal hareket bu cümleyi sokağa yazar. Siyasetin görevi onu kendi sloganına çevirmek değil, kuruma ve hukuka dönüştürmektir. Hukukun görevi onu iktidarın keyfinden korumaktır. Demokratik toplumun görevi ise gelecek kuşağın aynı hakkı yeniden sokakta kazanmak zorunda kalmamasını sağlamaktır.
Çünkü bir kuşağın cop yiyerek, hapse girerek, işinden olarak kazandığı şeyi başka bir kuşağın doğal hakkı sanması demokrasinin başarısıdır.
Ama Türkiye tarihinin bize bıraktığı küçük ve ağır bir uyarı da var:
Nasıl kazanıldığını unuttuğumuz hakların nasıl kaybedildiğini çoğu zaman ancak yeniden sokağa çıkmak zorunda kaldığımızda hatırlıyoruz.























