Fransa’da gençlerin sokaklara çıkması, İngiltere’nin eski sanayi kentlerinde kamusal hizmetlerin daralması ve Türkiye’de eğitimden sağlığa kadar toplumsal hakların giderek ailelerin ekonomik gücüne bağımlı hâle gelmesi, birbirinden bağımsız gelişmeler değil. Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında işçi mahalleleriyle zengin semtler arasında yükselen görünmez duvarlar, 1980 sonrasında güç kazanan neoliberal ekonomi politikalarıyla yeni biçimler altında yeniden örülüyor. Jack London’ın Londra’nın yoksul mahallelerinde, Friedrich Engels’in Manchester’ın işçi semtlerinde gördüğü toplumsal ayrışma, aradan geçen yaklaşık iki yüzyıla rağmen başka koşullarda yeniden karşımıza çıkıyor.

Bir kentin sokaklarında yürürken bazen ülkenin bütün toplumsal tarihini birkaç kilometre içinde görmek mümkündür. Bir mahallede geniş kaldırımlar, bakımlı okullar, ağaçların gölgesinde yükselen konutlar, donanımlı hastaneler ve çocuklarının geleceğine güvenle bakabilen aileler vardır. Birkaç durak ötede ise duvarlarının boyası dökülmüş okullar, kalabalık sınıflar, öğretmen eksikliği, sağlık hizmetine ulaşmak için uzayan bekleyişler ve daha çocuk yaşta hayatın kendilerine dar bir yer ayırdığını öğrenen gençler karşılar insanı. Aynı devletin sınırları içinde yaşayan bu insanların birbirinden böylesine farklı dünyalara mahkûm edilmesi, yalnızca gelir dağılımıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Burada toplumun hangi kesimlerine ne kadar gelecek hakkı tanındığına ilişkin daha derin, tarihsel bir mesele bulunmaktadır.

Aslında bu manzara yeni değildir. Sanayinin gelişmeye başladığı yıllarda Avrupa kentleri, toplumsal sınıfların birbirinden yalnızca gelirleriyle değil, yaşadıkları sokaklarla, soludukları havayla, içtikleri suyla ve çocuklarının hayatta kalma olanaklarıyla da ayrıldığı yerlerdi. Fabrikaların bacaları yükselirken onların gölgesinde işçi mahalleleri büyüyor, kentin başka bir bölümünde ise sanayinin yarattığı zenginlik görkemli yapılara, geniş bulvarlara ve konforlu konutlara dönüşüyordu. Aynı kentte iki ayrı dünya kurulmuştu. Birinde insanlar üretimin bütün yükünü omuzlarında taşıyor, diğerinde o üretimin sağladığı olanaklardan yararlanılıyordu. Aralarındaki uzaklık bazen yalnızca birkaç sokaktı ama bu kısa mesafenin içinde neredeyse aşılması olanaksız bir toplumsal uçurum uzanıyordu.

Friedrich Engels, 1845’te yayımlanan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu adlı eserinde Manchester’ın işçi mahallelerini anlatırken bu ayrışmanın yalnızca yoksullukla ilgili olmadığını göstermişti. İşçilerin yaşadığı sokakların darlığı, konutların sağlıksızlığı, kanalizasyon sorunları, hastalıklar ve çocuk ölümleri, sanayi toplumunun gelişmesinin rastlantısal yan ürünleri değildi. Kentin kuruluş biçimi bile toplumsal eşitsizliği görünür kılıyordu. Engels’in dikkat çektiği önemli noktalardan biri, Manchester’ın ticaret ve varlıklı yerleşim bölgelerinden geçen bir insanın, kentin yoksul mahallelerini neredeyse hiç görmeden yaşayabilmesiydi. Yoksulluk yalnızca var olmakla kalmıyor, kentin gündelik yaşamında gözlerden de uzak tutuluyordu.

Aradan yarım yüzyılı aşkın bir zaman geçtikten sonra Jack London, 1903’te yayımlanan Uçurum İnsanları (The People of the Abyss) adlı eserinde Londra’nın East End bölgesine girdiğinde benzer bir dünyayla karşılaştı. Yoksulların arasında yaşayarak gözlemlerini kaleme alan London, dünyanın en güçlü imparatorluklarından birinin başkentinde, insanın en temel gereksinimlerini karşılamasının bile nasıl bir mücadeleye dönüştüğünü anlattı. İngiliz İmparatorluğu’nun uzak coğrafyalardan taşıdığı zenginlik, Londra’nın bütün sokaklarına aynı biçimde ulaşmıyordu. Bir tarafta imparatorluğun görkemi, diğer tarafta barınacak yer bulamayan, açlıkla boğuşan, hastalıklarla baş etmeye çalışan insanlar vardı. London’ın anlattığı uçurum, yalnızca Londra’ya özgü değildi; Manchester’dan Liverpool’a, Paris’ten Berlin’e, sanayileşmenin biçimlendirdiği birçok Avrupa kentinde farklı ölçülerde aynı toplumsal ayrışmayı görmek mümkündü.

Bu iki yazarın gözlemlerini bugün yeniden önemli kılan, geçmişin sefaletini hatırlatmaları değil, kentlerin toplumsal düzeninin nasıl kurulduğunu göstermeleridir. Çünkü kent yalnızca binaların, yolların ve meydanların toplamı değildir. İnsanların nerede yaşayacağını, hangi okula gideceğini, hangi hastaneye ulaşabileceğini ve hayatın hangi olanaklarından yararlanabileceğini belirleyen ilişkiler de kentin görünmeyen mimarisini oluşturur. Bir toplumun zenginliği büyürken bu zenginliği üreten insanların yaşam koşulları aynı ölçüde iyileşmiyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir çelişki de büyümektedir.

Avrupa’nın sanayileşme tarihi boyunca işçi hareketlerinin, sendikaların ve toplumsal mücadelelerin önemli kazanımlar elde ettiğini unutmamak gerekiyor. Çalışma sürelerinin sınırlandırılması, kamusal sağlık sistemlerinin kurulması, eğitimin yaygınlaştırılması, sosyal güvenlik ve işçi hakları, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Uzun mücadelelerin, siyasal uzlaşmaların ve tarihsel koşulların ürünü olarak gelişti. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’nın birçok ülkesinde güçlenen sosyal devlet, sanayileşmenin ilk dönemlerinde işçi sınıfını kuşatan ağır koşulları önemli ölçüde değiştirdi. Ancak 1980’lerden itibaren yaygınlaşan neoliberal politikalar, bu kazanımların bir bölümünü yeniden tartışmaya açtı.

İşte bugünün dünyasını anlamak bakımından asıl dikkat çekici olan da burada başlıyor. Sanayileşmenin ilk dönemlerinde gördüğümüz toplumsal ayrışmanın, yaklaşık iki yüzyıl sonra yeni bir ekonomik düzen içinde yeniden üretilmesine tanıklık ediyoruz. Neoliberal ekonomi politikaları, sanki sanayi kapitalizminin başlangıç senaryosunun başka koşullarda yeniden sahnelendiği büyük bir toplumsal laboratuvarı andırıyor. Elbette bugünün Avrupa kentleri Engels’in Manchester’ı ya da Jack London’ın Londra’sı değildir. Sağlık, eğitim, konut ve çalışma koşulları bakımından tarihsel ilerlemeler ortadadır. Fakat benzer olan, toplumsal olanakların paylaşımında yeniden güç kazanan eşitsizliktir. Bir zamanlar işçi mahallelerini kentin geri kalanından ayıran duvarlar, bugün okulun niteliğinde, sağlık hizmetine ulaşma süresinde, konut fiyatlarında ve çocukların geleceğe ilişkin olanaklarında yükseliyor.

Sömürgecilik Bitmedi, Biçim Değiştirdi

Fransa’nın banliyölerinde yıllardır biriken öfkeye de bu tarihsel pencereden bakmak gerekiyor. Paris’in çevresindeki Saint-Denis, Clichy-sous-Bois ve başka emekçi yerleşimlerinde yaşayan gençlerin karşılaştıkları sorunlar yalnızca bugünün ekonomik güçlüklerinden doğmadı. Kuzey Afrika’dan ve eski sömürge coğrafyalarından gelen ailelerin çocukları, kuşaklar boyunca iş gücü piyasasının alt basamaklarında yoğunlaşan, barınma ve eğitim olanakları bakımından ayrışan mahallelerde büyüdüler. Fransa’nın eşit yurttaşlık ilkesi, bu mahallelerde yaşayanların gündelik deneyimleriyle her zaman örtüşmedi. Devletin varlığı, bazı dönemlerde sosyal hizmetlerin gücünden çok güvenlik kurumlarının görünürlüğü üzerinden hissedildi.

Avrupa’nın bugünkü zenginliği yalnızca sömürgelerden elde edilen kaynaklarla açıklanamaz. Sanayileşme, teknolojik gelişme, emek üretkenliği ve uluslararası ticaret de bu tarihin parçalarıdır. Ancak sömürgecilikten miras kalan eşitsiz ilişkileri görmezden gelerek bugünkü Avrupa toplumlarını anlamak da mümkün değildir. Eski sömürgelerden gelen işçiler, savaş sonrasında Avrupa sanayisinin ihtiyaç duyduğu emek gücünün önemli bir bölümünü oluşturdu. Fabrikalarda, madenlerde, inşaatlarda ve kentlerin görünmeyen hizmet alanlarında çalışan bu insanların çocukları, çoğu zaman ailelerinin toplumsal konumunu değiştirmekte zorlandı.

Burada “iç sömürge” kavramı önem kazanıyor. Bu kavramı, sömürge yönetiminin birebir devamı olarak değil, aynı ülkenin sınırları içinde belirli toplulukların ucuz emek kaynağına dönüşmesi ve kamusal olanaklardan eşitsiz yararlanması biçiminde düşünmek gerekiyor. Bir mahallenin insanları kentin fabrikalarını çalıştırıyor, sokaklarını temizliyor, binalarını yükseltiyor ama aynı kentin sunduğu eğitim, sağlık ve barınma olanaklarından eşit biçimde yararlanamıyorsa, orada yalnızca yoksulluk değil, toplumsal kaynakların paylaşımına ilişkin yapısal bir sorun vardır.

Sömürgecilik döneminde uzak coğrafyalardan elde edilen kazançların yerini bütünüyle iç sömürüye bıraktığını söylemek tarihsel bakımdan doğru olmaz. Küresel ekonomik eşitsizlikler, uluslararası üretim ilişkileri ve eski sömürge coğrafyalarıyla kurulan bağımlılık ilişkileri bugün de farklı biçimlerde sürüyor. Ancak gelişmiş ülkelerin kendi sınırları içinde ortaya çıkan mekânsal ayrışma, sömürgecilik tarihinin bıraktığı izlerle emek piyasasındaki eşitsizliklerin nasıl iç içe geçebildiğini gösteriyor. Kentlerin bazı bölgeleri ucuz iş gücünün yoğunlaştığı, toplumsal hareketlilik olanaklarının daraldığı alanlara dönüşürken, aynı kentin başka bölgelerinde biriken zenginlik bu eşitsizliğin üzerini örtebiliyor.

1980 sonrasında güç kazanan neoliberal politikalar, bu tarihsel ayrışmanın üzerine yeni bir katman ekledi. Kamu hizmetlerinin maliyet hesabına daha fazla bağlanması, özelleştirmeler, bütçe kısıntıları ve sosyal harcamaların yeniden düzenlenmesi, devletin toplumsal sorumluluklarını daraltan sonuçlar doğurdu. Eğitim giderek bireyin gelecekteki kazancına yapacağı bir yatırım, sağlık satın alınabilecek bir hizmet, barınma ise piyasanın belirlediği bir olanak olarak görülmeye başlandı. Böylece toplumsal haklarla satın alma gücü arasındaki ilişki güçlendi; parası olanın daha kolay ulaşabildiği hizmetler, yoksulun hayatında giderek daha büyük bir yük hâline geldi.

Burada ucuz iş gücünün yeniden üretilmesiyle eğitim ve sağlık hizmetlerinin niteliği arasındaki ilişkiyi de görmek gerekiyor. Eğitim olanakları daralan, mesleki gelişim yolları sınırlanan ve ailesinin ekonomik koşulları nedeniyle erken yaşta çalışmak zorunda kalan gençlerin iş gücü piyasasında pazarlık güçleri de zayıflayabiliyor. Bu durum, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmaya mecbur kalan geniş bir emekçi kesimin varlığını sürdürüyor. Ancak bu sonucu, bütün ülkelerde bilinçli biçimde hazırlanmış tek bir devlet planına bağlamak yerine, ekonomik tercihlerin yarattığı yapısal sonuç olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır. Çünkü eğitimde yapılan bir kesintinin bedeli yalnızca o yılın bütçesinde görünmez; yıllar sonra düşük ücret, işsizlik, toplumsal dışlanma ve kuşaklar boyunca aktarılan eşitsizlik olarak yeniden ortaya çıkar.

Fransa’nın Sokaklarında Biriken Yıllar

Fransa’da Ekim 2026’da büyüyen öğrenci protestoları, bu tarihsel birikimin güncel görünümlerinden biri oldu. Öğrenciler ve öğretmenler, okulların fiziki koşullarından öğretmen eksikliğine, kalabalık sınıflardan eğitimde fırsat eşitsizliğine kadar uzanan taleplerle gösteriler düzenledi. Özellikle yoksul bölgelerdeki okulların koşulları, protestoların önemli başlıkları arasında yer aldı.

Reuters’ın 9 Ekim 2026 tarihli haberi, Fransa’da kamu okullarına duyulan güvenin aşınmasını ve varlıklı ailelerin özel okullara yönelişini ele aldı. Haberde öğretmen eksikliği, bakımsız okul binaları ve bütçe baskılarıyla birlikte eğitimdeki sınıfsal ayrışmanın derinleştiğine dikkat çekildi. Aynı günlerde Financial Times, öğrencilerin daha fazla öğretmen, daha iyi okul koşulları ve adil eğitim olanakları talebiyle sokağa çıktığını aktardı.

Bu gösterilerin bütün katılımcılarını aynı siyasal düşüncenin temsilcileri olarak görmek doğru olmaz. Öğrencilerin talepleri, yaşadıkları koşullar ve protestoya katılma nedenleri farklılık gösterebilir. Ancak birbirinden farklı gençleri aynı meydanlarda buluşturan ortak deneyim, eğitim kurumlarının kendilerine vaat edilen geleceği sunmakta zorlanmasıdır. Yıllarca çalıştığında, eğitim aldığında ve kurallara uyduğunda daha iyi bir hayata ulaşacağı söylenen genç, sonunda karşısında giderek daralan olanaklar bulduğunda, yaşadığı sorunun yalnızca kendisine ait olmadığını anlamaya başlıyor.

Fransa’da 2023 yılında Nahel Merzouk’un polis tarafından öldürülmesinin ardından yaşanan olaylar da bu bakımdan hatırlanmalı. O günlerdeki öfkeyi yalnızca ekonomik eşitsizliklerle açıklamak yetersizdir; polis uygulamaları, ayrımcılık deneyimleri ve devletle kurulan ilişkinin niteliği de belirleyiciydi. Ancak farklı nedenlerle ortaya çıkan bu toplumsal patlamaların aynı yoksul kent bölgelerinde yoğunlaşması, birikmiş sorunların birbirinden bağımsız olmadığını düşündürüyor.

Fransa’nın banliyöleri, Engels’in Manchester’da anlattığı işçi mahallelerinin birebir devamı değildir. Tarihsel koşullar, nüfusun bileşimi ve devletin kurumsal yapısı farklıdır. Fakat aralarındaki benzerlik yine de dikkat çekicidir. Sanayileşmenin ilk döneminde işçilerin yaşadığı mahalleler nasıl kentin zenginliğinden uzak tutulmuşsa, bugün de bazı emekçi yerleşimlerinde yaşayan gençler toplumsal olanaklara ulaşmakta daha büyük engellerle karşılaşıyor. Bir zamanlar fabrika bacalarının gölgesinde büyüyen çocukların yerini, bugün büyük kentlerin çevresinde geleceğe ilişkin beklentileri giderek daralan gençler alıyor.

İngiltere’de Kapanan Gençlik Merkezleri

İngiltere’de yapılan araştırmalar, kamusal hizmetlerin azaltılmasının gençlerin yaşamındaki sonuçlarını daha somut biçimde gösteriyor. Institute for Fiscal Studies’in 2024 yılında yayımladığı çalışmaya göre Londra’da 2010 ile 2019 arasında gençlik merkezlerinin yaklaşık yüzde 30’u kapandı. Bu kapanmalardan etkilenen bölgelerde yaşayan gençlerin sınav başarıları yaklaşık yüzde 4 gerilerken, suça karışma olasılıklarında yüzde 14’lük artış saptandı.

Bu sonuçlar, kamusal bir kurumun kapanmasının yalnızca bir bütçe kaleminin azaltılması anlamına gelmediğini gösteriyor. Gençlik merkezi, yoksul bir mahallede çocuğun ders çalışabildiği, spor yaptığı, arkadaşlarıyla buluştuğu ve yetişkinlerin desteğine ulaşabildiği bir yerdi. Bu kurum ortadan kalktığında onun yerini herkes için erişilebilir başka bir olanak doldurmuyor. Parası olan aile çocuğunu ücretli etkinliklere gönderebiliyor; olmayan ise kaybolan hizmetin boşluğuyla baş başa kalıyor.

Jack London’ın bir asırdan fazla zaman önce Londra’nın East End bölgesinde gördüğü yoksullukla bugünün İngiltere’sindeki koşullar arasında elbette büyük farklar var. Ancak geçmişle bugün arasındaki tarihsel bağ, tam da kamusal hizmetlerin toplumsal eşitsizliği azaltmadaki rolünde ortaya çıkıyor. Sanayi toplumunun ilk dönemlerinde işçi ailelerini koruyacak kurumlar son derece sınırlıyken, sonraki kuşakların mücadeleleriyle kazanılan sosyal haklar bu eşitsizliğin bir bölümünü hafifletti. Bugün bu kurumların zayıflatılması, toplumun daha önce aşmaya çalıştığı sorunların başka biçimlerde yeniden ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

İngiltere’de kamu harcamalarının kısılması üzerine yapılan araştırmaların ortaya koyduğu sonuç, toplumsal maliyetin yalnızca o günün bütçesinde görünmediğidir. Tasarruf edilen para, yıllar sonra eğitim başarısındaki düşüş, sağlık sorunları, toplumsal dışlanma ve daha büyük kamusal harcamalar olarak geri dönebiliyor. Ekonomik verimlilik adına yapılan bir tercih, toplumun gelecekteki üretkenliğini ve birlikte yaşama olanaklarını zayıflatabiliyor.

Türkiye Aynı Yolun Neresinde?

Türkiye’nin bu gelişmeleri uzaktan izleyen bir ülke olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur. Çünkü eğitimden sağlığa, barınmadan ulaşıma kadar pek çok alanda benzer eşitsizlikler giderek daha görünür hâle geliyor. Bir yanda çocuklarını özel okullara gönderebilen, özel sağlık kuruluşlarından yararlanabilen ve geleceğe ilişkin ek olanaklar satın alabilen aileler bulunuyor. Diğer yanda ise devlet okulunun koşullarına, kamu hastanesindeki randevuya ve ailesinin sınırlı gelirine bağımlı milyonlarca insan yaşıyor.

OECD’nin Ekim 2026’da yayımlanan Education at a Glance 2026 raporu, Türkiye’de kamu eğitim harcamalarının millî gelire oranının 2015’te yüzde 4,1 iken 2023’te yüzde 3,2’ye gerilediğini ortaya koyuyor. Aynı rapora göre Türkiye’de öğrenci başına eğitim harcaması, karşılaştırılabilir satın alma gücü ölçütleriyle 5.314 dolar düzeyindeyken OECD ortalaması 13.601 dolar. Bu rakamlar, ülkelerin gelir düzeylerindeki farklılıklar dikkate alınarak değerlendirilmeli; ancak Türkiye’nin eğitim alanındaki kaynak sorununu da açık biçimde gösteriyor.

Burada yalnızca özel okulların çoğalmasından söz etmiyoruz. Daha önemli olan, kamusal eğitimin niteliği ile ailelerin ekonomik gücü arasındaki ilişkinin giderek belirleyici hâle gelmesi. Çocuğunun eğitimindeki eksiklikleri özel derslerle, kurslarla ve başka desteklerle giderebilen aile ile bütün beklentisini devlet okuluna bağlamak zorunda kalan aile aynı koşullarda yaşamıyor. Bu farklılık, çocukların henüz yetişkin olmadan toplumsal konumlarına göre ayrışmasına yol açıyor.

Sağlıkta da benzer bir sorun bulunuyor. Kamu sağlık hizmetlerinin varlığını sürdürmesi, bütün yurttaşların bu hizmetlerden aynı kolaylıkla yararlandığı anlamına gelmiyor. Bekleme süreleri, bölgesel personel dağılımı, ulaşım güçlükleri ve özel sağlık hizmetlerinin maliyeti, farklı gelir gruplarının sağlık olanaklarını etkiliyor. Eğitimde olduğu gibi sağlıkta da satın alma gücü, kişinin yaşamını doğrudan belirleyen bir etkene dönüşebiliyor.

Türkiye’nin büyük kentlerinde de bu ayrışmayı görmek için kapsamlı araştırmalara başvurmadan önce sokaklarda yürümek yeterli olabilir. Bir semtte özel okullar, hastaneler, güvenlikli konutlar ve alışveriş merkezleri yan yana yükselirken, birkaç kilometre ötede çocuklar kalabalık sınıflarda eğitim görüyor, aileler barınma giderlerini karşılamakta zorlanıyor, gençler çalışma yaşamına daha düşük ücretlerle ve daha güvencesiz koşullarda katılıyor. Kentin iki yakası arasındaki bu farklılık, yalnızca mimari bir görüntü değil; toplumsal ilişkilerin mekâna yansımasıdır.

Türkiye’de gençlerin karşılaştığı barınma sorunu, düşük ücretler, işsizlik ve güvencesiz çalışma koşulları da bu tabloya eklendiğinde, geleceğe ilişkin beklentilerin neden zayıfladığı daha iyi anlaşılıyor. Sorun yalnızca bir gencin iş bulamaması değil; çalıştığında bağımsız bir hayat kurabileceğine, eğitim aldığında emeğinin karşılığını görebileceğine ve hastalandığında nitelikli sağlık hizmetine ulaşabileceğine duyduğu güvenin aşınmasıdır.

Patlama Bir Günde Başlamaz

Toplumsal patlamalar çoğu zaman bir olayla görünür hâle gelir. Bir polis müdahalesi, bir okulun kapatılması, bir ücret kesintisi veya bir öğrencinin uğradığı haksızlık, yıllardır birikmiş öfkenin açığa çıkmasına neden olabilir. Ancak bu olaylar, öfkenin bütün nedenlerini tek başına açıklamaz. İnsanlar uzun süre boyunca karşılaştıkları güçlükleri kişisel sorunları olarak yaşayabilir; bir gün aynı sorunların milyonlarca insanın ortak deneyimi olduğunu fark ettiklerinde toplumsal tepkinin biçimi de değişebilir.

Türkiye’nin Fransa’daki olayların aynısını yaşayacağını ya da bunun ne zaman gerçekleşeceğini kesin olarak söylemek mümkün değil. Toplumların tarihsel deneyimleri, siyasal kurumları ve örgütlenme biçimleri birbirinden farklıdır. Ancak benzer eşitsizliklerin birikmesi, Türkiye’de de gençlerin toplumsal tepkilerini güçlendirebilecek koşullar yaratıyor. Bu olasılığı yalnızca güvenlik açısından değerlendirmek, sorunun kaynağını gözden kaçırmak olur.

Bir toplumda gençlerin geleceğe güvenini sağlayan şey, yalnızca düzenin korunması değildir. Nitelikli bir okul, ulaşılabilir bir hastane, insanın emeğiyle yaşayabileceği bir ücret ve kendisine ait bir hayat kurabilme olanağı da toplumsal güvenin temelidir. Bunlar zayıfladığında devletin yurttaşla kurduğu ilişki de değişmeye başlar.

Engels’in Manchester’da, Jack London’ın Londra’da gördüğü dünya, insanlığın geride bıraktığını düşündüğü bir tarihsel dönemin görüntüsüydü. Oysa bugün gelişmiş ülkelerin kentlerinde yeniden büyüyen toplumsal ayrışma, tarihin kazanımlarının kendiliğinden korunmadığını hatırlatıyor. Bir zamanlar işçi mahallelerini kentin geri kalanından ayıran görünür sınırlar, şimdi eğitim kurumlarının niteliğinde, sağlık hizmetlerinin erişilebilirliğinde, konut piyasasında ve gençlerin geleceğe ilişkin olanaklarında yeniden beliriyor. Üstelik bu kez toplumlar daha zengin, teknoloji daha gelişmiş ve üretim olanakları geçmişle karşılaştırılamayacak kadar geniş. Buna rağmen toplumsal kaynakların paylaşımındaki eşitsizliklerin derinleşmesi, sorunun yalnızca kaynak yetersizliğinden doğmadığını düşündürüyor.

Fransa’nın banliyölerinden İngiltere’nin eski sanayi mahallelerine, Türkiye’nin büyük kentlerinin emekçi semtlerine kadar uzanan ortak mesele burada beliriyor. Kentin zenginliğini üreten insanların, o zenginliğin sağladığı olanaklardan giderek daha az yararlanması, yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve toplumsal bir çelişkidir. Çocukların geleceğinin doğdukları mahalleye ve ailelerinin gelirine göre belirlenmesi, eşit yurttaşlık düşüncesinin gündelik yaşamda karşılık bulmasını güçleştiriyor.

Belki de asıl sorulması gereken, gençlerin neden sokağa çıktığı değil, bu kadar uzun süre hangi koşullara katlanarak yaşadıklarıdır. Çünkü bir ülkenin geleceği, en zengin mahallelerinde yükselen binalarla değil, en yoksul mahallelerinde büyüyen çocukların önünde açılan olanaklarla ölçülür. Eğitimden sağlığa, barınmadan çalışma yaşamına kadar kamusal hakların giderek satın alınabilen ayrıcalıklara dönüşmesi sürerse, toplumsal eşitsizlik yalnızca büyümeyecek; toplumun birlikte yaşama iradesini de aşındıracaktır.

Sanayileşmenin ilk yıllarında Avrupa kentlerinde oluşan toplumsal uçurumları ortadan kaldırmak için kuşaklar boyunca mücadele edildi. Bugün aynı eşitsizliklerin başka biçimlerde yeniden üretilmesi, tarihin ilerleyişinin düz bir çizgi olmadığını gösteriyor. İnsanlık bir dönem aşmaya çalıştığı sorunlarla, daha zengin ve daha gelişmiş bir dünyada yeniden karşı karşıya kalabiliyor. Fransa’nın sokaklarında bugün duyulan sesin Türkiye açısından taşıdığı uyarı da burada yatıyor: Toplumların geleceği, yalnızca ne kadar zenginlik ürettikleriyle değil, o zenginliğin insanlara nasıl bir hayat sunduğuyla belirlenecek.


Kaynakça

  1. Friedrich Engels, Die Lage der arbeitenden Klasse in England (İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu), 1845. Özellikle Manchester’ın işçi mahalleleri, kentlerin sınıfsal ayrışması ve işçilerin yaşam koşullarına ilişkin bölümler.
  2. Jack London, The People of the Abyss (Uçurum İnsanları), 1903. Londra’nın East End bölgesinde yoksulluk, barınma, çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin gözlemler.
  3. Reuters, “Wealthy French quit failing state schools squeezed by pensions and austerity”, 9 Ekim 2026.
  4. Financial Times, Fransa’daki öğrenci protestolarına ilişkin haber, 9 Ekim 2026.
  5. The Guardian, Fransa’daki öğrenci gösterileri, 6 Ekim 2026.
  6. INSEE, Fransa’daki öncelikli mahallelerin 2024–2025 eğitim verileri, 2026.
  7. Fransa İçişleri Bakanlığı, 2023 kent olaylarına ilişkin araştırma, 2023.
  8. Institute for Fiscal Studies, The Effects of Youth Clubs on Education and Crime, 2024.
  9. Institute for Fiscal Studies, Resources and the Justice System, 2026.
  10. OECD, Education at a Glance 2026: Türkiye, 2026.