Paris’in Mayıs’ıydı. Şehir, uzun zamandır ilk kez kendisine ait olmayan bir sessizlikten uyanıyordu. Sokaklarda gençlerin ayak sesleri dolaşıyor, üniversitelerin duvarlarından taşan sözler gecenin içine karışıyor, bir zamanlar yalnızca üzerinden geçilen kaldırımlar ansızın tarihin sahnesine dönüşüyordu. İnsanlar yıllardır aynı taşların üzerinde yürümüşlerdi. Aynı taşlara basarak işe gitmiş, eve dönmüş, âşık olmuş, kavga etmiş, çocuk büyütmüşlerdi. Taşlar oradaydı; bu yüzden kimse onların neden orada olduğunu sormamıştı.
Belki düzenin en büyük sırrı buydu: İnsan, her gün gördüğü şeyin doğal olduğuna kolayca inanıyordu.
Sonra bir gün gençlerden biri eğildi ve kaldırım taşını yerinden oynattı.
Taşın altından başka bir dünya çıkmadı önce. Ne cennet vardı orada ne de tarihin büyük kitaplarında yazılacak bir mucize. Yalnızca kum vardı. Sıradan, sessiz, mütevazı bir kum. Fakat bazen insanın bütün hayatını değiştiren şey, büyük bir hakikatin bulunması değil, imkânsız sandığı şeyin aslında mümkün olduğunu gösteren küçücük bir ayrıntıdır.
Taşın altında kum vardı.
Ve bir söz dolaşmaya başladı:
Kaldırım taşlarının altında kumsal var.
Bu cümlenin güzelliği, bir slogan olmaktan önce bir keşif olmasıydı. Gençler dünyaya yeni bir şey eklememişlerdi. Yalnızca dünyanın kendilerine gösterilen yüzünü biraz kaldırmışlardı. Altında zaten var olanı görmüşlerdi.
Belki devrim dediğimiz şeyin en eski anlamlarından biri de budur: Dünyaya her zaman yeni bir dünya eklemek değil, mevcut dünyanın içine gömülmüş başka bir ihtimali görünür kılmak.
Çünkü insan, kendisine verilmiş olanla kendisine mümkün olanı birbirine karıştırmaya başladığında özgürlüğünü yavaş yavaş kaybeder.
Bir süre sonra taş, yalnızca taş değildir artık. “Böyle olmak zorunda”nın ağırlığıdır. Üzerinden yürüdükçe ağırlaşır. Her gün aynı yere basmak, insanın ayağından önce zihnini alıştırır. Bir düzen kendisini sürdürmek için her zaman kaba kuvvete ihtiyaç duymaz; çoğu zaman insanların onun değişmez olduğuna inanması yeterlidir.
İşte bu yüzden iktidarın en sağlam biçimi, kendisini iktidar olarak göstermeyen biçimidir.
Kaldırım oradadır.
Kimse “Bunu neden değiştirmiyoruz?” diye sormaz.
Çünkü herkes onun kaldırım olduğunu bilir.
Tıpkı yoksulluğun yoksulluk değil de hayatın kendisi sanılması gibi. Tıpkı çalışmanın insanın doğası, itaatin erdem, yalnızlığın kader, rekabetin hayatın değişmez yasası olduğuna inandırılmak gibi. Tıpkı bazı insanların yönetmek, bazılarının yönetilmek için doğduğunun fısıldanması gibi.
İnsan, kendisine öğretilen dünyanın sınırlarını dünyanın sınırları sanır.
Ta ki birisi taşı kaldırana kadar.
Ve belki o anda insanın başına gelen en büyük şey, kumsalı görmek değildir. Taşın yerinden oynayabildiğini görmektir.
Çünkü bir taş yerinden oynayabiliyorsa, başka şeyler de oynayabilir.
Bir duvar yıkılabiliyorsa, bir sınır yeniden çizilebilir.
Bir yasa değişebiliyorsa, bir hayat da değişebilir.
Bir iktidar sona erebiliyorsa, sonsuzluk diye anlatılan şeyin çoğu zaman yalnızca uzun sürmüş bir alışkanlıktan ibaret olduğu anlaşılabilir.
Mayıs 1968’in gençleri belki bütün bunları bu kadar uzun cümlelerle düşünmüyorlardı. Zaten tarihin en güzel anları çoğu zaman kendilerini sonradan açıklayan filozoflardan daha yalındır. Bir genç, bir taşı kaldırır. Bir başkası yanına gelir. Sonra bir başkası. Şehirde önce birkaç taş yerinden oynar; sonra insanların zihnindeki bazı taşlar.
İşte romans burada başlar.
Çünkü gençlik, dünyanın kendisine anlatıldığı biçimiyle yetinmeyen bir çağdır. Henüz hayatın bütün yenilgilerini öğrenmemiştir. Henüz imkânsız kelimesinin hangi kapıları kapatmak için kullanıldığını tam olarak bilmez. Bu yüzden bir taşın altında kumsal görür ve bunu bütün dünyaya anlatmak ister.
Belki yaşlanmak biraz da bunun tersidir.
İnsan önce taşların yerinden oynayabileceğini unutmaz; fakat onları kaldırmanın bedelini hatırlamaya başlar. Sonra bedeller ihtimallerin önüne geçer. Bir zamanlar kumsal gördüğü yerde yalnızca kum görmeye başlar. En sonunda da kaldırımı kader sanır.
Oysa tarih, insanlığın defalarca unuttuğu bu basit bilgiyi yeniden hatırlamasından oluşur: Hiçbir yüzey sonsuza kadar yüzey değildir.
Her düzenin altında başka bir ihtimal uyur.
Her kesinliğin altında bir soru vardır.
Her “böyle gelmiş”in içinde henüz söylenmemiş bir “başka türlü olabilir” cümlesi saklıdır.
Kumsal bu yüzden yalnızca özgürlüğün değil, hayal etme yetisinin de simgesidir. Çünkü kumsal, taşın altında gerçekten var olan kumdan daha büyüktür. Bir coğrafyadan çok bir zihinsel açıklıktır. İnsanların kendi hayatlarını başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamaya mahkûm olmadıklarını sezmesidir.
Belki de özgürlük, önce dışarıda kurulmaz.
Önce insanın zihninde bir taş yerinden oynar.
Sonra insan, yıllardır üzerinden geçtiği kaldırıma başka gözlerle bakar.
Paris’te o gençlerin gördüğü şey belki buydu. Dünyanın tamamını değiştirdiklerinden emin değillerdi. Fakat dünyanın değişmez olmadığını görmüşlerdi. Bu, tek başına büyük bir bilgiydi.
Çünkü umut, çoğu zaman geleceğin güzel olacağına dair güven değildir.
Umut, bugünün zorunlu olmadığına dair bilgidir.
Bu yüzden “kaldırım taşlarının altında kumsal var” cümlesi, üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ insana dokunur.
Çünkü hepimizin hayatında kaldırılmayı bekleyen taşlar vardır.
Kimi zaman korkudur o taş.
Kimi zaman alışkanlık.
Kimi zaman iktidar.
Kimi zaman yoksulluk.
Kimi zaman bize öğretilmiş bir hakikat.
Kimi zaman da kendi içimizde yıllardır dokunmadan bıraktığımız bir sessizlik.
Ve insanın hikâyesi belki de tam burada başlar: Eğilip o taşlardan birine dokunduğunda.
Belki altında kumsal vardır.
Belki yoktur.
Belki yalnızca kum, biraz karanlık ve toprağın nemi vardır.
Ama artık bunun önemi yoktur.
Çünkü taşı kaldırmışsınızdır.
Ve bir kez kaldırılmış taşın altında başka bir ihtimalin bulunabileceğini gören insan, dünyaya bir daha eskisi gibi bakamaz.
Belki bütün büyük değişimler, önce böyle küçük bir şaşkınlıkla başlar:
Taşın altında gerçekten bir şey varmış.
Sonra insan başını kaldırır.
Şehre bakar.
Ve ilk kez şunu düşünür:
Demek ki burası da böyle olmak zorunda değil.



















