Ekolojik Yıkımın Görünmeyen Ekonomik ve Toplumsal Tarihi
Bir orman yanıyor, günlerce alevlerin gökyüzünü karartmasını izliyoruz. Bir nehir kuruyor, kıyısında çatlamış toprağın fotoğrafını çekiyoruz. Bir dağın gövdesi maden makineleriyle oyuluyor, bir vadinin üzerine baraj kuruluyor, bir kıyı betonla kaplanıyor. Her defasında aynı sözcükler dolaşıma giriyor: çevre felaketi, iklim krizi, doğa katliamı, ekolojik yıkım. Sonra her olayın çevresinde kendine özgü bir tartışma başlıyor. Orman yangınında ihmal, madende ruhsat, nehirde kuraklık, kentte plansızlık, denizde kirlilik konuşuluyor. Bütün bunlar kuşkusuz gerçek sorunlar; fakat her birini kendi sınırları içinde açıklamaya çalışırken, dünyanın birbirinden uzak köşelerinde yaşanan bu yıkımların neden birbirine bu kadar benzediğini sormayı çoğu zaman unutuyoruz. Bir ağacın neden kesildiğini araştırıyoruz ama dünyanın neden durmadan daha fazla ağaç kesmek zorunda bırakıldığını yeterince sorgulamıyoruz. Bir gölün neden kuruduğunu öğreniyoruz ama suyu tüketen ekonomik düzenin hangi ihtiyaçları karşılamak üzere örgütlendiğine bakmıyoruz. Böylece doğanın her yarasını ayrı ayrı tedavi etmeye çalışırken, onu sürekli yaralayan ilişkinin kendisi gözlerimizin önünde varlığını sürdürüyor.
Belki de ekoloji tartışmalarımızın en büyük eksikliği burada başlıyor. Doğayı insandan ayrı, insanı toplumdan bağımsız, toplumu da ekonomik ilişkilerinden koparılmış bir varlık olarak düşünmeye alışmışız. Orman ormandır, maden madendir, fabrika fabrikadır; bunların arasında görünmeyen bağları çoğu zaman ancak bir felaket ortaya çıktığında fark ediyoruz. Oysa bir ağacın keresteye, bir nehrin enerjiye, bir dağın madene, bir toprağın arsaya, bir kıyının turizm yatırımına dönüşmesi kendiliğinden gerçekleşen doğal süreçler değildir. Bunlar belirli mülkiyet ilişkilerinin, ekonomik tercihlerin, siyasi kararların ve toplumsal güç dengelerinin sonucudur. Doğanın hangi parçasının korunacağına, hangisinin kullanılacağına, hangisinin feda edileceğine karar veren şey yalnızca insanın ihtiyaçları değil, bu ihtiyaçların hangi ekonomik düzen içinde tanımlandığıdır. Ekolojik yıkımı anlamak istiyorsak önce bu görünmeyen kararlar dünyasına, doğanın üzerinde kurulan ekonomik egemenliğin tarihine bakmak zorundayız.
Bir Gezegenin Ekonomik Bilançosu
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 2024 tarihli Küresel Kaynaklar Görünümü raporu, dünya ekonomisinin son yarım yüzyılda geçirdiği dönüşümü çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Rapora göre yeryüzünden çıkarılan doğal kaynak miktarı 1970’te yaklaşık 30 milyar tonken 2024’te 106,6 milyar tona ulaştı. İnsanlık yalnızca elli yılı biraz aşan bir sürede gezegenden aldığı maddelerin miktarını üç kattan fazla artırdı. Aynı araştırma, yüksek gelirli ülkelerin kişi başına kaynak tüketiminin düşük gelirli ülkelerin yaklaşık altı katı olduğunu gösteriyor.[1] Demek ki dünyanın bütün insanları doğayı aynı ölçüde tüketmiyor. Bir yerde insanların temel barınma, beslenme ve ısınma ihtiyaçları karşılanamazken başka bir yerde tüketimin genişlemesi ekonomik başarının ölçüsü sayılıyor. Burada karşımıza çıkan sorun, yalnızca insanların çok fazla tüketmesi değil; tüketimin, üretimin ve kaynaklara erişimin dünya ölçeğinde son derece eşitsiz biçimde örgütlenmiş olmasıdır.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2023 değerlendirmesi, küresel ısınmanın insan faaliyetlerinden kaynaklandığını bilimsel bakımdan tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta ortaya koyuyor. Ancak raporun çoğu zaman ikinci plana itilen bir başka saptaması daha var: Sera gazı salımlarının tarihsel ve güncel sorumluluğu ülkeler, bölgeler, toplumsal kesimler ve bireyler arasında eşit dağılmıyor.[2] Bir başka ifadeyle, atmosferin kirlenmesinde bütün insanlığın ortak bir payı bulunsa da herkesin sorumluluğu aynı değil. Yoksul bir köylünün ısınmak için yaktığı odunla, küresel ölçekte fosil yakıt üretimini genişleten bir şirketin faaliyetlerini aynı ahlaki terazide tartmak, sorunun toplumsal niteliğini ortadan kaldırıyor. İnsanlığı tek bir özne gibi gösteren söylem, sorumluluğu herkesin üzerine dağıtırken ekonomik kararları verenlerle bu kararların sonuçlarına katlananlar arasındaki farkı belirsizleştiriyor.
Gezegenin sınırlarına ilişkin bilimsel araştırmalar da benzer bir uyarıda bulunuyor. Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsünün katkısıyla hazırlanan 2025 Gezegenin Sağlık Kontrolü değerlendirmesi, incelenen dokuz gezegensel sınırdan yedisinin aşılmış olduğunu bildiriyor.[3] İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, tatlı su sistemlerindeki bozulma ve kimyasal kirlenme birbirinden bağımsız tehlikeler olarak değil, yeryüzünün yaşamı sürdürme kapasitesini birlikte zorlayan süreçler olarak ortaya çıkıyor. Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu’nun (IPBES) küresel değerlendirmesi ise yaklaşık bir milyon hayvan ve bitki türünün yok olma tehdidi altında bulunduğunu belirtiyor.[4] Bu veriler, ekolojik krizin artık yalnızca geleceğe ilişkin bir olasılık olmadığını, yaşamın bugünkü koşullarını değiştiren tarihsel bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor. Ne var ki bilim, yıkımın boyutlarını ölçerken, bu yıkımı doğuran ekonomik zorunlulukların nasıl değiştirileceği sorusu çoğu zaman siyasetin kapısında bekletiliyor.
Doğanın Metaya Dönüştüğü Yerde
Bir zamanlar orman, yakınındaki köyün yakacağı, hayvanların barınağı, kuşların yuvası, toprağın nemi ve yağmurun devamlılığıydı. Elbette geçmiş toplumların doğayla ilişkileri her zaman uyumlu değildi; ormanlar kesiliyor, topraklar tüketiliyor, sular kirletiliyordu. İnsanlık tarihi doğayla bütünüyle barış içinde yaşanmış masum bir çağlar dizisi değildir. Fakat modern dünya ekonomisinin doğayla kurduğu ilişkide tarihsel bakımdan farklı bir özellik bulunuyor: Doğanın giderek daha büyük bir bölümü, kullanım değerinden önce değişim değeriyle ölçülüyor. Bir dağın anlamı içindeki madenin piyasa fiyatına, bir ormanın değeri kerestesinin getirisine, bir nehrin önemi üreteceği elektriğin satışına bağlanıyor. Yaşamın devamı için vazgeçilmez olan varlıklar, ekonomik hesaplarda gelir sağlayabildikleri ölçüde görünür hâle geliyor.
Bu dönüşümün temelinde, üretimin insan ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde sürekli büyümek zorunda olduğu bir ekonomik ilişki bulunuyor. Bir işletmenin ayakta kalması çoğu zaman yalnızca yeterli üretim yapmasına değil, rakiplerinden daha ucuza üretmesine, pazarını genişletmesine, yatırımını büyütmesine ve kârını artırmasına bağlı. Bu zorunluluk, tek tek işletmecilerin kişisel ahlakından bağımsız olarak işleyen bir rekabet düzeni yaratıyor. Üretim sürecinde kullanılan enerji, su, toprak ve hammaddeler maliyet kalemlerine dönüşürken, kirlenen havanın, tükenen yeraltı suyunun, kaybolan canlı türlerinin ve bozulan insan sağlığının bedeli çoğu zaman bu hesabın dışında bırakılıyor. Ekonomik başarı olarak kaydedilen kazancın bir bölümü, gerçekte doğanın ve toplumun üzerine bırakılmış karşılıksız maliyetlerden oluşabiliyor.
İşte burada ekolojik yıkımın neden yalnızca kötü yöneticilerin, dikkatsiz mühendislerin veya açgözlü şirket sahiplerinin davranışlarıyla açıklanamayacağını görüyoruz. Bunların sorumluluğu elbette vardır; fakat aynı sonuçların farklı ülkelerde, farklı sektörlerde ve farklı siyasi yönetimler altında tekrar tekrar ortaya çıkması, daha derinde işleyen bir mekanizmaya işaret ediyor. Bir şirket çevreyi kirlettiğinde ceza alabilir, bir maden kapatılabilir, bir ruhsat iptal edilebilir. Fakat üretimin temel ölçüsü değişmediği sürece aynı baskı başka bir vadide, başka bir ülkede, başka bir şirketin faaliyetinde yeniden ortaya çıkabilir. Doğanın bir bölgesini kurtarırken başka bir bölgesinin yıkıma açılması, sistemin kendi sınırları içinde ürettiği çözümlerin en belirgin çelişkilerinden biridir.
Bu nedenle ekolojik kriz, yalnızca doğanın korunması meselesi değil, üretimin ne için yapıldığı, zenginliğin nasıl bölüşüldüğü ve ekonomik kararların kimler tarafından alındığı meselesidir. Toplumun ortak yaşam koşullarını belirleyen kaynaklar üzerinde toplumun ne ölçüde söz sahibi olduğu sorgulanmadan, çevre politikalarının sınırlarını anlamak da mümkün değildir.
Dünyanın Bir Yerinde Refah, Başka Bir Yerinde Yıkım
Küresel ekonominin belki de en az konuşulan özelliği, refahın ve yıkımın aynı coğrafyada ortaya çıkmak zorunda olmamasıdır. Avrupa’da kullanılan bir elektrikli otomobilin bataryası için çıkarılan maden başka bir kıtadan gelebilir. Zengin ülkelerde tüketilen gıdaların yetiştirilmesi, su kıtlığı yaşayan bölgelerdeki tarım alanlarına dayanabilir. Bir ülkede temiz teknoloji olarak pazarlanan ürün, başka bir ülkede enerji yoğun üretim süreçlerinin ve maden atıklarının sonucu olabilir. Böylece tüketimin görünür yüzüyle üretimin ekolojik bedeli birbirinden ayrılır. Bir toplum daha temiz bir çevrede yaşarken, onun tüketimini mümkün kılan kirli üretim süreçleri dünyanın başka bölgelerine taşınabilir.
Ekolojik eşitsiz değişim üzerine yapılan araştırmalar, bu ilişkinin yalnızca ahlaki bir eleştiri olmadığını, ölçülebilir ekonomik ve maddi akışlara dayandığını gösteriyor. Jason Hickel ve çalışma arkadaşlarının 2022’de Global Environmental Change dergisinde yayımlanan araştırması, 1990-2015 döneminde dünya ekonomisinin zengin merkezleri ile daha yoksul bölgeleri arasındaki hammadde, enerji, toprak ve emek akışlarını inceledi. Araştırmacılar, 2015 yılında küresel Kuzey’in küresel Güney’den net olarak yaklaşık 12 milyar ton hammadde eşdeğeri kaynak kullandığını hesapladı.[5] Bu sonuç, dünya ticaretinin yalnızca karşılıklı mal alışverişinden ibaret olmadığını; üretim ve tüketimin ekolojik yüklerinin ülkeler arasında eşitsiz biçimde dağıldığını gösteren önemli bulgulardan biridir. Araştırmanın parasal değerleme yöntemi tartışmaya açık olsa da maddi kaynak akışlarına ilişkin bulguları, küresel ekonomik ilişkilerin ekolojik sonuçlarını anlamak bakımından önem taşıyor.
Burada geçmişin sömürge ilişkileriyle bugünün ekonomik düzeni arasında tarihsel bir süreklilik de bulunuyor. Bir zamanlar sömürge yönetimleri aracılığıyla sağlanan hammadde ve emek akışı, bugün uluslararası ticaret, yatırım, borçlanma, üretim zincirleri ve fiyat ilişkileri üzerinden farklı biçimlerde sürdürülebiliyor. Elbette dünya artık geçmişin basit sömürge haritalarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık; gelişmekte olan ülkelerin kendi sermaye grupları ve devletleri de ekolojik yıkımın etkin aktörleri arasında bulunuyor. Fakat bu karmaşıklık, dünya ekonomisindeki güç eşitsizliklerini ortadan kaldırmıyor. Bir ülkenin doğal kaynakları üzerindeki kararları, çoğu zaman yalnızca o ülkede yaşayan insanların ihtiyaçlarıyla değil, uluslararası pazarların talepleri, yatırım hareketleri ve borç ilişkileriyle birlikte şekilleniyor.
Böyle bakıldığında Amazon ormanlarındaki kayıp, Afrika’daki maden sahaları, Asya’daki sanayi bölgeleri ve Akdeniz kıyılarındaki yapılaşma birbirinden tümüyle kopuk olaylar olmaktan çıkıyor. Hepsi aynı ekonomik ilişkinin birebir aynı sonuçları değildir; fakat aralarında ortak bir mantık bulunur. Doğa, sürekli genişlemesi beklenen üretimin hem hammaddesi hem de atıklarının bırakıldığı alan hâline gelirken, elde edilen ekonomik yararla ortaya çıkan ekolojik zarar farklı toplumsal kesimler arasında bölüştürülüyor. Çoğu zaman kazanç daha dar bir çevrede birikirken zarar çok daha geniş bir topluluğun yaşamına yayılıyor.
Doğayla İnsan Arasındaki Kopuş
Ekoloji düşüncesinin tarihsel gelişiminde önemli bir tartışma, insan toplumlarının doğayla kurduğu maddi ilişkinin nasıl bozulduğu üzerinde yoğunlaşır. Topraktan alınan besinlerin yeniden toprağa dönmemesi, üretimin doğanın yenilenme sürelerini dikkate almaması, kentlerin tükettiği kaynakların uzak coğrafyalardan taşınması ve atıkların yaşam alanlarına bırakılması, bu kopuşun farklı görünümleridir. John Bellamy Foster’ın 1999 yılında yayımladığı çalışmada yeniden gündeme getirdiği metabolik yarılma yaklaşımı, insanla doğa arasındaki maddi alışverişin ekonomik ilişkiler tarafından nasıl kesintiye uğratıldığını açıklamaya çalışır.[6] Bu düşüncenin önemi, ekolojik krizi yalnızca doğaya verilen zararların toplamı olarak değil, toplumun kendi yaşam koşullarını yeniden üretme biçimindeki tarihsel bir çelişki olarak değerlendirmesidir.
Bir tarım alanını düşünelim. Toprak, kendisine verilenleri sonsuza kadar karşılıksız sunabilecek bir varlık değildir. İçindeki besin maddelerinin yenilenmesi, su döngüsünün sürmesi, canlıların varlığını koruması gerekir. Fakat üretimin amacı mümkün olan en kısa sürede mümkün olan en yüksek getiriyi sağlamak olduğunda, toprağın kendi zamanıyla ekonomik faaliyetin zamanı birbirinden uzaklaşır. Toprak yavaş yenilenir, sermaye hızlı dolaşmak ister. Orman onlarca yılda büyür, yatırımın getirisi birkaç yıl içinde beklenir. Yeraltı suyu uzun dönemlerde birikir, sanayi ve tarım onu kısa sürede tüketebilir. Ekolojik krizin derininde, yalnızca doğanın aşırı kullanılması değil, birbirine uymayan bu iki zaman anlayışının çatışması da bulunur.
Bu nedenle doğanın korunmasıyla ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi yalnızca teknolojik ilerleme üzerinden açıklamak yeterli değildir. Daha verimli makineler, temiz enerji kaynakları, geri dönüşüm sistemleri ve çevreyi daha az kirleten üretim yöntemleri kuşkusuz önemlidir. Ancak teknolojik verimlilik artışı, toplam üretim ve tüketim sürekli genişlediğinde beklenen ekolojik iyileşmeyi sağlamayabilir. Bir otomobilin daha az enerji tüketmesi, otomobil sayısının ve kat edilen toplam mesafenin artmasıyla elde edilen kazancın bir bölümünü ortadan kaldırabilir. Bir fabrikanın daha az su kullanması, aynı havzada yeni fabrikaların kurulmasıyla su tüketiminin yeniden yükselmesini engellemeyebilir. Teknoloji, hangi ekonomik amaç için ve hangi toplumsal koşullarda kullanıldığına bağlı olarak farklı sonuçlar doğurur.
Buradan teknolojinin gereksiz olduğu sonucuna varılamaz. Tam tersine, iklim değişikliğinin sınırlandırılması için enerji üretiminden ulaşıma, tarımdan konutlara kadar kapsamlı teknolojik dönüşümler gerekiyor. Ancak temiz enerjiye geçişin bile yeni maden sahaları, yeni kaynak talepleri ve yeni toplumsal eşitsizlikler yaratabilmesi, sorunun yalnızca kullanılan enerji kaynağından ibaret olmadığını hatırlatıyor. Fosil yakıtların yerini yenilenebilir enerji aldığında önemli bir ilerleme sağlanabilir; fakat üretimin hangi ölçekte sürdürüleceği, enerjiye kimin erişeceği ve dönüşümün maliyetini kimin üstleneceği soruları yanıtsız kalırsa ekolojik adaletsizlikler başka biçimlerde devam edebilir.
Yeşil Bir Ekonomi, Eski Bir Dünya
Son yıllarda ekolojik krize karşı geliştirilen politikaların önemli bir bölümü, ekonomik büyümenin çevresel etkilerinden ayrıştırılabileceği düşüncesine dayanıyor. Yeşil büyüme olarak adlandırılan bu yaklaşım, enerji verimliliğinin artırılması, yenilenebilir kaynakların yaygınlaştırılması, döngüsel ekonomi uygulamaları ve çevresel düzenlemeler aracılığıyla ekonomik faaliyetlerin doğaya verdiği zararın azaltılabileceğini savunuyor. Bu görüşün dayandığı gerçek bir olanak var: Aynı hizmeti daha az enerji ve hammadde kullanarak sunmak, bazı sektörlerde mutlak emisyon azaltımları sağlamak ve yaşam kalitesini yükseltirken kaynak israfını azaltmak mümkün. Ancak tartışma, bu kazanımların küresel ölçekte ve gerekli hızda gerçekleşip gerçekleşemeyeceği noktasında yoğunlaşıyor.
Eleştirel ekoloji yaklaşımları ise ekonomik büyümenin kendisini tartışmanın dışında bırakmanın önemli bir eksiklik olduğunu ileri sürüyor. Sürekli artan üretim miktarının enerji ve hammadde talebini genişletmesi, verimlilik kazanımlarının bir bölümünü etkisizleştirebiliyor. Bu nedenle özellikle yüksek gelirli toplumlarda gereksiz ve aşırı kaynak kullanımının azaltılması, kamusal hizmetlerin geliştirilmesi ve refahın yalnızca tüketim miktarıyla ölçülmemesi gerektiği savunuluyor. Burada önemli olan, yoksul toplumların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçmesi değil; dünya ekonomisinin kaynaklarını hangi ihtiyaçlara öncelik vererek kullandığının yeniden değerlendirilmesi. Bir çocuğun beslenmesi, bir ailenin güvenli konuta kavuşması ve bir toplumun sağlık hizmetlerine erişmesiyle, zaten yüksek tüketim düzeyine ulaşmış kesimlerin sınırsız tüketim artışı aynı toplumsal zorunluluk olarak görülemez.
IPCC’nin değerlendirmeleri de yalnızca enerji arzının değiştirilmesine değil, ulaşım, binalar ve gıda sistemlerinde hizmetlerin sunulma biçiminin dönüştürülmesine dikkat çekiyor. Araştırmalara göre bu alanlarda talep yönlü önlemler, 2050’ye ilişkin belirli temel senaryolara kıyasla küresel salımlarda yüzde 40 ile 70 arasında azaltım potansiyeli taşıyor.[7] Bu yaklaşım, insanların daha kötü koşullarda yaşamalarını zorunlu kılmıyor; tersine iyi örgütlenmiş toplu ulaşımın, enerji verimli konutların, erişilebilir kamusal hizmetlerin ve daha az israfa dayalı üretimin aynı toplumsal ihtiyacı daha düşük ekolojik maliyetle karşılayabileceğini gösteriyor.
Belki de burada yeniden düşünmemiz gereken şey, refahın kendisidir. Refah, bir toplumun ne kadar çok otomobil ürettiğiyle mi, yoksa insanların ulaşım sorununu ne kadar kolay çözdüğüyle mi ölçülmelidir? Daha fazla konutun alınıp satılması mı gelişmişliğin göstergesidir, yoksa herkesin güvenli ve sağlıklı bir evde yaşayabilmesi mi? Tarımsal üretimin piyasa değerinin büyümesi mi başarıdır, yoksa insanların yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşırken toprağın verimliliğinin korunabilmesi mi? Bu sorular yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda ekonomik ve ahlaki sorulardır. Çünkü insanın iyi yaşamasıyla piyasanın sürekli genişlemesi her zaman aynı anlama gelmez.
Türkiye’de de ekolojik sorunları bu genişlikte düşünmeye ihtiyacımız var. Kazdağları’ndaki madencilik tartışmasını yalnızca birkaç şirketin faaliyetine, Akbelen’deki orman kaybını yalnızca bir enerji yatırımına, Karadeniz’deki dere ve vadilerin dönüşümünü yalnızca hidroelektrik santrallerine, kentlerin betonlaşmasını yalnızca kötü imar kararlarına bağladığımızda önemli gerçekleri görürüz ama bütün resmi tamamlayamayız. Madenlerin, enerjinin, inşaatın, turizmin ve tarımın ülke ekonomisindeki yeri; yatırım kararlarının hangi çıkar ilişkileri içinde alındığı; kamusal kaynakların nasıl kullanıldığı ve yerel halkın bu kararlar üzerinde ne kadar söz sahibi olduğu da aynı tartışmanın parçalarıdır. Ekolojik sorunların Türkiye’ye özgü hukuki ve siyasi boyutları elbette vardır; fakat bunlar küresel ekonominin kaynak talebinden ve büyüme baskısından bütünüyle bağımsız değildir.
Üstelik ekolojik yıkımın sonuçları da toplumun bütün kesimlerine eşit biçimde dağılmıyor. Kuraklık karşısında büyük su depolama ve sulama olanaklarına sahip işletmelerle küçük çiftçilerin durumu aynı değil. Hava kirliliğinden uzaklaşabilecek maddi olanaklara sahip olanlarla kirli sanayi bölgelerinin yakınında yaşamak zorunda kalanların seçenekleri birbirinden farklı. Aşırı sıcaklarda iyi yalıtılmış ve serinletilebilen evlerde yaşayanlarla sağlıksız konutlarda kalanların karşılaştıkları tehlike eşit değil. Aynı sel felaketi, bir ailenin mülkünde geçici hasar yaratırken başka bir ailenin bütün yaşam birikimini ortadan kaldırabiliyor. Doğanın karşısında herkes insan olsa da toplumun içinde herkes aynı korunma olanaklarına sahip değil.
Bu eşitsizlik, ekolojik mücadelenin neden toplumsal adalet sorunundan ayrı düşünülemeyeceğini de açıklıyor. Doğanın korunması adına alınan kararların bedeli yalnızca dar gelirli kesimlere yüklenirse, çevre politikaları toplumsal destek bulmakta zorlanabilir. Fosil yakıtlardan uzaklaşılması gerekirken geçimini bu sektörlerde çalışan insanların nasıl sürdüreceği düşünülmezse dönüşüm yeni mağduriyetler yaratabilir. Tarımsal üretimin ekolojik yöntemlerle geliştirilmesi hedeflenirken küçük üreticilerin geçim koşulları korunmazsa iyi niyetli politikalar ekonomik bakımdan sürdürülemez hâle gelebilir. Bu nedenle adil bir ekolojik dönüşüm, doğanın korunmasıyla insanların geçim güvenliğini birbirine karşıt iki hedef olarak değil, birlikte çözülmesi gereken bir sorun olarak ele almak zorundadır.
Doğayı Kurtarmak mı, Yaşamı Yeniden Kurmak mı?
Ekolojik mücadelenin geleceği bakımından belki de en önemli ayrım burada ortaya çıkıyor. Bir anlayış, mevcut ekonomik ilişkilerin korunabileceğini, çevreye verilen zararın daha iyi yasalar, daha sıkı denetimler ve daha temiz teknolojilerle yönetilebileceğini düşünüyor. Bir başka yaklaşım ise bunların gerekli olmakla birlikte yeterli olmadığını, üretimin sürekli genişlemesini zorunlu kılan ekonomik ilişkilerin de sorgulanması gerektiğini savunuyor. Bu iki yaklaşım arasındaki tartışma yalnızca teorik değil; hangi yatırımlara öncelik verileceğini, kamusal kaynakların nasıl kullanılacağını, doğal varlıkların mülkiyetini ve toplumun ekonomik karar süreçlerine nasıl katılacağını doğrudan etkiliyor.
Sorunun sistemsel niteliğini kabul etmek, tekil çevre mücadelelerini önemsizleştirmez. Tam tersine, onları birbirine bağlayan toplumsal zemini görünür kılar. Bir köyün suyunu koruma mücadelesi, yalnızca o köyün meselesi olmaktan çıkar; suyun kullanım hakkına ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası hâline gelir. Bir ormanı savunan insanların mücadelesi, yalnızca ağaçların korunmasıyla sınırlı kalmaz; toprağın, yaşam alanlarının ve ortak varlıkların geleceğine ilişkin bir toplumsal söz hakkı talebine dönüşür. Bir madenin yol açtığı kirliliğe karşı çıkmak, yalnızca belirli bir işletmenin denetlenmesini değil, üretimin toplumsal yararıyla ekolojik maliyetinin nasıl değerlendirileceğini de gündeme getirir.
Bununla birlikte her ekolojik sorunu tek bir ekonomik nedene bağlamak da başka bir kolaycılık olur. İklim sistemlerinin karmaşıklığı, nüfus hareketleri, kentleşme biçimleri, teknolojik tercihler, kültürel alışkanlıklar ve devletlerin farklı politikaları ekolojik sonuçları etkiliyor. Kapitalist olmayan toplumların da geçmişte ciddi çevresel yıkımlara yol açmış olması, doğayla uyumlu bir yaşamın yalnızca mülkiyet biçiminin değişmesiyle kendiliğinden kurulamayacağını hatırlatıyor. Fakat bu gerçek, bugün dünya ekonomisine egemen olan birikim ve rekabet ilişkilerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Ekolojik krizi derinlemesine anlamak, hem doğa bilimlerinin ortaya koyduğu sınırları hem de toplumsal ilişkilerin bu sınırlar üzerindeki etkisini birlikte değerlendirmeyi gerektiriyor.
Belki de artık çevre sorunlarını yalnızca felaketlerin ardından hatırlanan birer gündem maddesi olmaktan çıkarmanın zamanı gelmiştir. Her yangının ardından yeniden ağaç dikmeyi, her selden sonra dere yatağını temizlemeyi, her kuraklıkta su tasarrufu çağrısı yapmayı elbette sürdüreceğiz. Fakat bunları yaparken aynı ormanların neden yeniden tehdit altında kaldığını, aynı derelerin neden tekrar taşkına açık hâle getirildiğini, aynı su kaynaklarının neden tükenmeye devam ettiğini de sorgulamak zorundayız. Bir felaketi önlemekle felaketleri yeniden üreten koşulları değiştirmek birbirinden farklı sorumluluklardır. Birincisi acildir, ikincisi ise geleceğimizin nasıl biçimleneceğini belirler.
İnsan, doğanın dışında yaşayan bir varlık değildir. Soluduğu hava, içtiği su, üzerinde yürüdüğü toprak ve yaşamını sürdürmesini sağlayan bütün canlı ilişkileriyle onun bir parçasıdır. Doğayı yalnızca kullanabileceği kaynakların toplamı olarak gördüğünde, aslında kendi yaşamının koşullarını da birer tüketim nesnesine dönüştürmüş olur. Belki de çağımızın en derin çelişkisi budur: İnsanlık, doğa üzerinde tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir teknik güç kazanırken, bu gücün hangi amaçlarla kullanılacağı konusunda ortak ve demokratik bir irade oluşturmakta aynı ölçüde ilerleyememiştir.
Bir gün geriye dönüp yaşadığımız çağa bakacak olanlar, belki de bizim bugün tartıştığımız tek tek felaketlerden çok daha büyük bir soruyla karşılaşacaklar: İnsanlık, kendi yaşamını mümkün kılan dünyayı tükettiğini bildiği hâlde neden bu gidişi değiştirmekte bu kadar zorlandı? O sorunun yanıtı yalnızca bacalardan yükselen dumanda, kesilen ormanlarda, kuruyan nehirlerde veya eriyen buzullarda bulunmayacak. Fabrikaların üretim kararlarında, kentlerin nasıl kurulduğunda, toprağın kime ait olduğunda, zenginliğin nasıl bölüşüldüğünde ve bütün bunların hangi ekonomik zorunluluklarla belirlendiğinde de aranacak.
Çünkü doğa kendi başına bir ekonomik kriz yaşamıyor. Yaşamı mümkün kılan doğal süreçlerle, insan toplumlarının kurduğu üretim ve tüketim ilişkileri arasındaki gerilim giderek büyüyor. Dünyanın geleceğini belirleyecek olan, yalnızca daha temiz teknolojiler geliştirme becerimiz değil, bu ilişkileri değiştirebilecek toplumsal aklı ve ortak iradeyi oluşturup oluşturamayacağımızdır. Belki de artık sormamız gereken soru, bu ekonomik düzenin doğaya ne kadar daha dayanabileceği değil, doğanın ve insanın bu düzene daha ne kadar dayanabileceğidir.
Hasan KAYA
10 Mart 2026, Salı
Dipnotlar
[1] United Nations Environment Programme (UNEP) ve International Resource Panel, Global Resources Outlook 2024: Bend the Trend – Pathways to a Liveable Planet as Resource Use Spikes, Nairobi: UNEP, 2024. Rapor, küresel doğal kaynak çıkarımının 1970’ten bu yana üç kattan fazla arttığını ve yüksek gelirli ülkelerin kişi başına kaynak kullanımının düşük gelirli ülkelere göre yaklaşık altı kat yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.
[2] Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC), Climate Change 2023: Synthesis Report, Cenevre: IPCC, 2023, özellikle “Summary for Policymakers”, A.1 ve A.2. Rapor, insan faaliyetlerinin küresel ısınmaya neden olduğunu ve tarihsel sera gazı salımlarının ülkeler, bölgeler ve toplumsal kesimler arasında eşitsiz dağıldığını belirtmektedir.
[3] Potsdam Institute for Climate Impact Research (PIK), Planetary Health Check 2025, Potsdam, 2025. Değerlendirme, dokuz gezegensel sınırdan yedisinin aşılmış olduğunu bildirmektedir. Gezegenin sınırları yaklaşımının temel bilimsel çerçevesi için ayrıca bkz. Johan Rockström ve diğerleri, “A Safe Operating Space for Humanity”, Nature, Cilt 461, 2009, s. 472-475.
[4] Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services (IPBES), Global Assessment Report on Biodiversity and Ecosystem Services, editörler Eduardo S. Brondízio, Josef Settele, Sandra Díaz ve Hien T. Ngo, Bonn: IPBES Secretariat, 2019. Raporda yaklaşık bir milyon hayvan ve bitki türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu belirtilmektedir.
[5] Jason Hickel, Christian Dorninger, Hanspeter Wieland ve Intan Suwandi, “Imperialist Appropriation in the World Economy: Drain from the Global South Through Unequal Exchange, 1990–2015”, Global Environmental Change, Cilt 73, 2022, Makale 102467. Çalışma, küresel Kuzey ile küresel Güney arasındaki hammadde, enerji, toprak ve emek akışlarını inceleyerek uluslararası ekonomik ilişkilerin eşitsiz maddi boyutlarını tartışmaktadır.
[6] John Bellamy Foster, “Marx’s Theory of Metabolic Rift: Classical Foundations for Environmental Sociology”, American Journal of Sociology, Cilt 105, Sayı 2, 1999, s. 366-405. Foster, toplum ile doğa arasındaki maddi alışverişin kapitalist üretim ilişkileri içinde bozulmasını metabolik yarılma kavramı üzerinden ele almaktadır.
[7] Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC), Climate Change 2022: Mitigation of Climate Change, Working Group III Contribution to the Sixth Assessment Report, Cambridge: Cambridge University Press, 2022, özellikle “Summary for Policymakers”, C.10. Rapor, binalar, kara ulaşımı ve gıda sistemlerinde talep yönlü önlemlerin 2050 yılına kadar belirli temel senaryolara kıyasla yüzde 40-70 oranında sera gazı salımı azaltım potansiyeli taşıdığını değerlendirmektedir.






















