Geçmişin Masumiyeti, Bugünün Sessizliği ve Kötülüğe Karşı İnsan Olmanın Sorumluluğu
Toplumlar kendilerinden söz etmeyi severler. Hele geçmişlerinden söz ederken, kendilerini biraz daha iyi, biraz daha merhametli, biraz daha adil hatırlamaya eğilimlidirler. Her toplumun kendisi hakkında anlattığı güzel hikâyeler vardır. Konukseverliğinden, dürüstlüğünden, dayanışmasından, güçsüzü koruma geleneğinden, haksızlığa boyun eğmeyen insanlarından söz eder. Bu anlatılar kuşaktan kuşağa aktarılır; kimi zaman bir atasözünde, kimi zaman bir aile hatırasında, kimi zaman bir tarih kitabının sayfalarında yaşamaya devam eder. Zamanla toplumun kendisi hakkındaki düşüncesiyle gerçekten yaşadığı hayat arasında görünmez bir uzaklık oluşur. İnsanlar o uzaklığı her zaman fark etmezler. Çünkü insanın kendisini iyi bilmeye, ait olduğu toplumu da iyilikle anmaya ihtiyacı vardır.
Bu ihtiyaç anlaşılmaz değildir. İnsan yalnızca yaşadıklarıyla değil, kendisi hakkında kurduğu düşüncelerle de var olur. Geçmişinde bütünüyle kötülük bulunduğuna inanmak istemez; kendisini yetiştiren insanların, yaşadığı mahallenin, ait olduğu toplumun yalnızca acımasızlıkla anılmasına razı olmaz. Bellek de çoğu zaman bu isteğe yardım eder. Güzel olanı saklar, acı vereni uzaklaştırır, hatırlanması güç olayların üzerini örter. Fakat insanın kendisiyle barışık yaşama arzusu, geçmişi gerçekte olduğundan daha masum göstermeye başladığında başka bir sorun doğar. Görülmeyen kötülük, ortadan kalkmış olmaz. Yalnızca eleştirinin ulaşamayacağı bir yere çekilir.
Belki de bugün sık sık duyduğumuz “Biz ne ara böyle olduk?” sorusunun ardında böyle bir geçmiş tasavvuru yatmaktadır.
Bir kadın öldürülür; bir çocuk çalıştırıldığı atölyede yaşamını yitirir. Bir işçi, güvenlik önlemleri alınmayan fabrikada makineye sıkışır; bir madenci yerin altında kalır. Bir yaşlı dolandırılır, bir hayvana eziyet edilir, bir orman çıkar uğruna yok edilir. Bir insan düşüncesinden, inancından ya da kimliğinden dolayı aşağılanır. Bir başkasının hakkı, güçlü olanın çıkarı karşısında kolayca çiğnenir. Bütün bu olaylar karşısında insanlar öfkelenir, üzülür, şaşırır. Sonra aynı cümle gelir: “Biz ne ara böyle olduk?”
Oysa bu soru, farkında olmadan başka bir şeyi de söylemektedir: Demek ki bir zamanlar böyle değildik.
Gerçekten öyle miydi?
Çocukluğumuzun mahallesini hatırlayalım. Yaz akşamlarında kapı önlerine çıkarılan sandalyeleri, komşudan gelen bir tabak yemeği, düğünlerde ve cenazelerde birbirine açılan evleri. Bir evde ekmek bittiğinde öteki evin kapısının çalınabildiği, hasta olanın ziyaret edildiği, çocukların sokakta birlikte büyüdüğü günleri. Bunlar yaşanmış, insanların belleğinde sıcaklığını koruyan gerçeklerdir. Fakat aynı sokaklarda başka hayatlar da yaşanmıştır. Bir kadın dövülmüş, sesi duvarların ardında kalmıştır. Bir kız çocuğu istemediği biriyle evlendirilmiş, buna aile kararı denilmiştir. Yoksulun çocuğu daha oyun çağında çalışmaya gönderilmiş, çalışkanlığı övülmüştür. Başka bir inançtan, başka bir dilden, başka bir düşünceden insan, kendisini saklayarak yaşamayı öğrenmiştir.
Geçmişin sıcaklığı, herkesin aynı ateşin başında ısındığı anlamına gelmez.
Bir toplumun kendisini merhametli olarak tanımlaması, o toplumda merhametsizliğin bulunmadığını göstermez. İnsanlar kendi yakınlarına karşı şefkatli davranırken başkalarının acısına kayıtsız kalabilirler. Bir aile çocuklarını sevgiyle büyütürken başka bir ailenin çocuğunun çalıştırılmasını olağan karşılayabilir. Bir insan komşusuna yardım ederken başka bir kimlikten insanın aşağılanmasına sessiz kalabilir. İyilikle kötülük, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki ayrı insan topluluğunun özellikleri değildir. Çoğu zaman aynı toplumun, aynı mahallenin, hatta aynı insanın hayatında yan yana bulunurlar.
İnsanlık tarihi boyunca ahlakın, dinlerin ve felsefenin iyilikle kötülük üzerinde bu kadar çok durmuş olması da boşuna değildir. İnsanlar binlerce yıldır neyin doğru, neyin yanlış olduğunu; neden kötülük yaptıklarını, başkalarına karşı nasıl davranmaları gerektiğini tartışmaktadır. Dinler insanın kötülükten uzaklaşmasını öğütlemiş, ahlak düşüncesi davranışların ölçülerini aramış, filozoflar iyi yaşamın ne olduğunu sorgulamıştır. Buna rağmen kötülük ortadan kalkmamıştır. Çünkü insanın neyin iyi olduğunu bilmesiyle iyiyi gerçekleştirebilmesi aynı şey değildir. İnsanların davranışları yalnızca düşüncelerinden değil, içinde yaşadıkları koşullardan, korkularından, çıkarlarından, alışkanlıklarından ve toplumsal ilişkilerinden de doğar.
Bu nedenle bir toplumun kendisine güzel ahlaki değerler yüklemesi, o değerlerin gündelik yaşamda herkes için geçerli olduğu anlamına gelmez. İyilikten söz etmek kolaydır; iyiliğin gerektirdiği sorumluluğu üstlenmek daha zordur. Adaleti övmek kolaydır; adaletsizlik kendi çıkarımıza dokunmadığında da ona karşı çıkabilmek daha güçtür. Bir toplumun ahlaki niteliği, kendisi hakkında söylediği güzel sözlerden çok, güçsüzlerin karşılaştığı haksızlıklar karşısında nasıl davrandığıyla anlaşılır.
1955 yılının 6 Eylül akşamında İstanbul’un sokaklarında yaşananları düşünelim. Bir gün önce aynı sokakta selamlaşan, aynı bakkaldan alışveriş yapan, birbirlerinin çocuklarını tanıyan insanlar, ertesi gün komşularının evlerinin ve dükkânlarının yağmalanmasına tanıklık edecekti. Rum yurttaşlar başta olmak üzere gayrimüslimlerin evleri, işyerleri, kiliseleri ve mezarlıkları saldırıya uğradı. Dükkânların camları kırıldı, mallar yağmalandı, insanlar dövüldü, kadınlar cinsel şiddete maruz bırakıldı.
O gece saldırılara katılmayan, komşularını koruyan, evlerinin kapısını açan insanlar da vardı. Fakat olup biteni penceresinden izleyen, kapısını kapatan, kendisine dokunmadığı sürece olayların dışında kalmayı tercih edenler de bulunuyordu. Kimi korktuğu için sustu, kimi ne yapacağını bilemedi, kimi ise yaşananları içten içe haklı buldu. Her sessizliğin nedeni aynı değildi. Yine de saldırıya uğrayanların yalnızlığı, yalnızca saldırganların sayısıyla açıklanamazdı. Onların çevresinde olup biteni gören, fakat müdahale etmeyen insanların varlığı da o yalnızlığın bir parçasıydı.
Bir insanın evini yağmalamakla o yağmayı sessizce onaylamak aynı eylem değildir. Fakat ikincisi, birincisinin karşısında toplumsal bir engelin oluşmasını güçleştirir. Kötülüğün yayılması için herkesin ona katılması gerekmez. Bazen yeterince insanın karşı çıkmaması da kötülüğün hareket alanını genişletir.
Bugün bir insanın kimliği, inancı ya da kökeni nedeniyle aşağılanmasına şaşırırken o geceyi hatırlamak gerekir. Çünkü 6-7 Eylül’de kırılan yalnızca dükkân camları değildi. Birlikte yaşama düşüncesinin ne kadar kolay parçalanabildiği de görülmüştü. Bir toplumun kendisini hoşgörülü olarak tanımlaması, o toplumda hoşgörüsüzlüğün bulunmadığı anlamına gelmiyordu.
Aynı çelişki gündelik hayatın daha sessiz alanlarında da yaşanmıştır. Kadına yönelik şiddet uzun yıllar evin mahremiyeti içinde saklanmış, kimi zaman gelenekle, kimi zaman namusla, kimi zaman da aile düzeninin korunması gerektiği düşüncesiyle meşrulaştırılmıştır. Bir kadının uğradığı şiddeti anlatması, çoğu zaman şiddetin kendisinden daha büyük bir ayıp sayılmıştır. Bugün kadın cinayetleri karşısında duyulan haklı öfke, geçmişte kadınların daha güvenli yaşadığını kendiliğinden kanıtlamaz. Bazen değişen kötülüğün varlığı değil, onu örten sessizliğin gücüdür.
Çocukların çalışma hayatındaki varlığı da uzun bir tarihin parçasıdır. Sanayi sitelerinde, tarlalarda, dokuma tezgâhlarında, tamirhanelerde küçük çocukların çalışması birçok insan için hayatın doğal akışıydı. Yoksul ailelerin çocukları erkenden büyümek zorundaydı. Ellerinin nasır tutması olgunluk, ağır işlere dayanması çalışkanlık sayılırdı. Oysa çocukluğun hangi yaşta sona erdiğini çoğu zaman takvim değil, ailenin ekonomik durumu belirliyordu. Varlıklı evlerin çocukları geleceklerine hazırlanırken yoksul evlerin çocukları bugünün ekmeğini kazanıyordu. Bugün çalıştırıldığı işyerinde ölen bir çocuğun ardından duyulan öfke, geçmişte çocuk emeğinin nasıl olağanlaştırıldığını da hatırlatmalıdır.
İşçilerin hayatı da bu unutkanlığın içinde kalmıştır. Madenlerde, tersanelerde, fabrikalarda, inşaatlarda insanlar ölmüş; çoğu zaman ölümün nedeni kader, dikkatsizlik ya da yapılan işin tehlikesi olarak açıklanmıştır. Bir işçinin ölümünden sonra ailesinin hayatı değişirken fabrikanın bacası yeniden tütmüş, madenin kapısı yeniden açılmış, inşaatın yükselişi sürmüştür. Üretimin devam etmesi toplumsal hayatın gereği sayılmış, üretim uğruna yitirilen hayatların neden bu kadar kolay gözden çıkarılabildiği yeterince sorgulanmamıştır.
Bir işçinin ölümüne üzülmek mümkündür; fakat o işçinin neden tehlikeli koşullarda çalışmak zorunda kaldığını sorgulamamak da mümkündür. Bir çocuğun ölümüne ağlamak mümkündür; fakat çocukları çalışmaya zorlayan yoksulluğun sürmesine sessiz kalmak da mümkündür. Bir insanın uğradığı haksızlıktan etkilenmek, o haksızlığı mümkün kılan ilişkileri değiştirmeyi istemekle her zaman aynı şey değildir. Merhamet, adaletin yerine geçtiğinde, acı hafifletilmeye çalışılırken acıyı üreten koşullar yaşamaya devam edebilir.
Toplumun siyasal hayatında da benzer bir ayrım vardır. İnsanlar çoğu zaman kendilerine doğrudan dokunmayan haksızlıkları görmezden gelmeyi öğrenmiştir. Başkasının acısı, kendi hayatının sınırlarına ulaşmadığı sürece uzak bir olay olarak kalabilmiştir. Bir insanın özgürlüğünün elinden alınması, onunla aynı düşünceyi paylaşmayanlar için kimi zaman bir kayıp değil, bir rahatlama nedeni sayılmıştır.
12 Mart 1971’de askerî muhtırayla başlayan süreç, bu anlayışın siyasal hayatta nasıl karşılık bulabildiğini gösteren dönemlerden biridir. Sıkıyönetim uygulamaları genişlemiş, muhalif düşünceler ve örgütlenmeler ağır baskılarla karşılaşmış, insanlar gözaltına alınmış, işkence görmüş, tutuklanmıştır. 6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edilmiştir. Üç genç insanın yaşamının sona erdirilmesi, yalnızca onları sevenlerin ve düşüncelerini paylaşanların acısı değildi. Bir toplumun adalet anlayışının da sınandığı bir andı.
O günlerde idamlara karşı çıkanlar, gençlerin yaşamlarını savunanlar, baskılara rağmen sesini yükseltenler vardı. Fakat toplumun geniş kesimlerinin aynı kararlılıkla karşı durduğu söylenemez. Bir bölümü korktuğu için sustu, bir bölümü siyasetten uzak durmayı tercih etti, bir bölümü de devletin yaptıklarını gerekli gördü. İdamları hak edilmiş cezalar sayanlar, bunu kimi zaman açıkça, kimi zaman evlerde, kahvehanelerde, yakın çevrelerinde dile getirdiler. Üstelik ölüm kararlarına verilen onay yalnızca sokaklarda ve evlerde kalmadı; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de karşılığını buldu. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam cezalarının yerine getirilmesi için çıkarılan kanuna kabul oyu veren milletvekilleri vardı. Böylece üç genç insanın yaşamına son verilmesine giden süreçte yalnızca askerî müdahalenin yarattığı baskı ortamının değil, halkın oylarıyla Meclis’e gönderilmiş temsilcilerin kararlarının da payı bulunuyordu. İdam sehpasına uzanan yolun bir bölümünden, millet iradesini temsil etmekle görevli insanların elleriyle verilen oylar da geçmişti.
Bir insanın ölümünü kendi düşüncesinden olmadığı için onaylamak, yalnızca o güne ait bir siyasal tutum değildir. Adaletin ne olduğuna ilişkin daha derin bir anlayışı açığa çıkarır. Eğer bir insanın hakkı, onun bizimle aynı tarafta bulunmasına bağlıysa, savunduğumuz şey adalet değil, kendi çevremizin güvenliğidir. Oysa adaletin gerçek anlamı, bize uzak olanın da hakkını koruyabildiğimiz yerde başlar.
Türkiye’nin yakın tarihinde 12 Eylül 1980, bu çelişkinin daha geniş ve daha ağır biçimde yaşandığı dönemlerden biridir. Askerî darbeyle parlamento kapatılmış, siyasal partilerin faaliyetleri durdurulmuş, sendikalar ve dernekler baskı altına alınmıştır. Yüz binlerce insan gözaltına alınmış; işkence, tutuklama, idam ve cezaevi ölümleri dönemin ağır gerçekleri arasında yer almıştır. Kitaplar yasaklanmış, düşünceler suç sayılmış, insanların geçmişte katıldıkları toplantılar, okudukları yayınlar, söyledikleri sözler soruşturma konusu haline getirilmiştir. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan ağır işkenceler, özellikle Kürtlerin toplumsal hafızasında silinmesi güç yaralar açmıştır.
Ancak 12 Eylül’ü yalnızca generallerin, cezaevi yöneticilerinin ve işkencecilerin tarihi olarak anlatmak, yaşananların toplumsal boyutunu eksik bırakır. Darbeyi ülkeyi kurtaran bir müdahale olarak görenler, askerî yönetimin getirdiği sessizliği huzur sayanlar, siyasal partilerin kapatılmasını ve örgütlü muhalefetin bastırılmasını gerekli bulanlar da vardı. Sokak çatışmalarından, ölümlerden ve belirsizlikten yorulmuş toplum kesimleri, askerî yönetimin vaat ettiği düzeni bir kurtuluş olarak değerlendirebildi. Kimi insanlar gerçekten darbenin ülkeyi kurtaracağına inanmış, kimileri siyasal rakiplerinin susturulmasından memnuniyet duymuş, kimileri ise kendi güvenliğini ve geçimini korumayı düşünmüş olabilir. Korkuyla sürdürülen sessizlik, çıkar hesabıyla verilen destek ve içtenlikle benimsenmiş siyasal onay aynı dönemde yan yana var olabilmiştir.
Darbenin başındaki Kenan Evren’in adını çocuklarına veren ailelerin bulunması, dönemin toplumsal ruhunu anlamak bakımından üzerinde durulmaya değer bir ayrıntıdır. Bir ülkede insanlar işkence görürken, gençler idam edilirken, düşünceler yasaklanırken askerî yönetimin başındaki kişinin bir kurtarıcı olarak görülebilmesi, tarihin yalnızca zor kullananlarla değil, o zoru meşru bulanlarla da ilgili olduğunu gösterir.
1982 Anayasası’nın askerî yönetim koşullarında yapılan halkoylamasında resmî sonuçlara göre yaklaşık yüzde 91,4 oranında kabul edilmesi de aynı dönemin çelişkilerini taşır. Bu sonucu özgür koşullarda verilmiş demokratik bir onay gibi değerlendirmek doğru değildir. Muhalefetin ağır biçimde sınırlandırıldığı, eleştirinin baskı altında tutulduğu, korkunun gündelik hayatı belirlediği bir ortamda kullanılan oylar, insanların gerçek düşüncelerini eksiksiz yansıtmaz. Fakat bütün onayı yalnızca korkuyla açıklamak da toplumun bir bölümünün askerî yönetime duyduğu gerçek desteği görünmez kılar.
İşkence görenle işkenceyi onaylayan, cezaevinde direnenle darbeden yarar sağlayan, korktuğu için susanla baskıyı savunan aynı yerde değildir. İnsanların karşı karşıya kaldıkları tehlikeler, sahip oldukları olanaklar ve verdikleri kararlar birbirinden farklıdır. Baskı koşullarında herkesten kahramanlık beklemek kolay, o koşulların içinde yaşamak zordur. Yine de korkunun anlaşılabilir olması, sessizliğin toplumsal sonuçlarının bulunmadığı anlamına gelmez. Bir haksızlığın gerçekleşmesi için onu doğrudan yapanların varlığı yeterli olabilir; fakat o haksızlığın uzun süre devam edebilmesi, çoğu zaman ona karşı çıkabilecek güçlerin zayıflığıyla da ilgilidir.
12 Eylül yalnızca insanların özgürlüklerini değil, birbirleriyle kurdukları ilişkileri de değiştirdi. Evlerde çocuklara siyasetle uğraşmamaları, düşüncelerini herkesin yanında açıklamamaları, başlarını derde sokmamaları öğütlendi. İnsanlar işlerini, ailelerini, geleceklerini korumak için sessiz kalmayı öğrendi. Korku, bir süre sonra yalnızca baskıya uğrayanların değil, baskıya uğramamak için kendisini geri çekenlerin de hayatına yerleşti. Toplumun birlikte hareket etme olanakları daraldıkça, insanların kendi hayatlarını kurtarmaya yönelmesi daha güçlü bir eğilim haline geldi.
Bu dönüşümün ekonomik bir karşılığı da vardı. 24 Ocak 1980 kararlarıyla belirginleşen ekonomik yönelim, 12 Eylül sonrasında emek hareketinin ağır biçimde sınırlandırıldığı koşullarda uygulandı. Sendikal hakların ve toplu pazarlık olanaklarının zayıflatılması, çalışanların ekonomik kararlar üzerindeki etkisini daralttı. Siyasal baskı ile ekonomik dönüşüm birbirinden bağımsız süreçler değildi. Toplumun örgütlü kesimlerinin etkisizleştirilmesi, ekonomik kararların daha az dirençle uygulanmasını kolaylaştırdı.
Bugün insanların yalnızca kendi çıkarlarını düşündüğünden, toplumsal dayanışmanın zayıfladığından yakınırken bu tarihsel dönüşümü de hatırlamak gerekir. Çünkü insan davranışları yalnızca kişisel karakterlerden doğmaz. Hangi davranışların ödüllendirildiği, hangi hak arama biçimlerinin cezalandırıldığı, hangi örgütlenmelerin dağıtıldığı, insanların ortak sorunlar karşısında nasıl davranacağını da etkiler. Bir toplumun birlikte hareket etme olanakları zayıflatıldığında, insanların giderek kendi hayatlarını kurtarmaya yönelmesi yalnızca ahlaki bir tercih olarak açıklanamaz.
Türkiye’nin geçmişinde bu karanlık dönemlerden başka acılar da vardır. 1934 Trakya olaylarında Yahudi yurttaşlara yönelen baskılar, 1978 Maraş ve 1980 Çorum olaylarında Alevilerin hedef alınması, 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde insanların yakılarak öldürülmesi, farklı dönemlerde benzer düşmanlaştırma biçimlerinin nasıl ortaya çıkabildiğini gösterir. Her olayın kendine özgü siyasal koşulları ve sorumluları vardır. Ancak ortak bir gerçek de görülür: İnsanlar kimliklerinden, inançlarından ya da düşüncelerinden dolayı hedef alındığında, saldırganların karşısında her zaman yeterince güçlü bir toplumsal engel oluşmamıştır.
Bütün bunlar yaşanırken direnenler de vardı. 6-7 Eylül’de komşularını koruyanlar, 12 Mart’ta idamlara karşı çıkanlar, 12 Eylül’de işkenceye ve baskıya rağmen insan onurunu savunanlar, Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta saldırılara karşı duranlar, bu ülkenin başka bir tarihini oluşturur. Bu insanlar her zaman çoğunluk değildi. Bazen yalnız kaldılar, bazen ağır bedeller ödediler, bazen de sesleri yıllarca duyulmadı. Fakat onların varlığı, toplumun bütününün baskıya boyun eğmediğini gösterir. Tarih yalnızca iktidar sahiplerinin ve onları destekleyenlerin değil, karşı çıkanların da tarihidir.
Ne var ki direnenlerin varlığı, seyredenlerin varlığını ortadan kaldırmaz. Belki de Türkiye’nin toplumsal hafızasında en az konuşulan meselelerden biri budur. Çünkü insanlar geçmişteki kötülükleri hatırlarken çoğu zaman kendilerini kötülüğe karşı duranların yanında düşünmek ister. Kimse kendisini komşusunun evinin yağmalanmasını pencereden izleyen, işkence haberlerini duyduğu halde ses çıkarmayan, idamları hak edilmiş cezalar sayan, darbe yönetiminin getirdiği sessizliği huzur olarak değerlendiren insanların arasında görmek istemez. Oysa bir toplumun geçmişinde yalnızca kahramanlar ve zalimler bulunmaz. İkisinin arasında, gündelik hayatını sürdürmeye çalışan, korkan, bekleyen, olup bitenin kendisine dokunmamasını uman çok geniş bir insan topluluğu da vardır.
Belki bugün “Biz ne ara böyle olduk?” diye soranların bir bölümünün geçmişteki bu geniş seyirci topluluğuyla benzer bir konumda bulunduğunu düşünmek bütünüyle yersiz değildir. Hatta aynı kuşaktan insanlar arasında, bir zamanlar darbeyi destekleyenlerin ya da yaşananları görmezden gelenlerin bugün başka haksızlıklar karşısında şaşkınlık duyması da mümkündür. İnsanların düşünceleri zamanla değişebilir; geçmişte sessiz kalmış biri bugün adaletsizliğe karşı çıkabilir. Bu değişimi küçümsemek gerekmez. Fakat geçmişteki tutumlarla yüzleşmeden kurulan bir bugünkü masumiyet anlatısı, toplumsal hafızanın eksik kalmasına neden olur.
Asıl sorun, insanların geçmişte ne yaptıklarını ömür boyu taşıyacakları bir suçlamaya dönüştürmek değildir. Sorun, geçmişte yaşananları anlamadan bugünün kötülüklerini açıklamaya çalışmaktır. Çünkü tarihsel yüzleşme, yalnızca suçluları belirlemekle sınırlı değildir. Toplumun hangi koşullarda sessiz kaldığını, hangi gerekçelerle baskıyı onayladığını, hangi korkularla kendi özgürlüğünden vazgeçtiğini, hangi çıkarlar uğruna başkalarının haklarını görmezden geldiğini de anlamayı gerektirir.
Toplumlar kendilerine ahlaki değerler yüklemeyi severler. Kendi geçmişlerinden söz ederken kötülükten uzak, adil ve merhametli bir hayatın hikâyesini anlatmaya yatkındırlar. Bu hikâyeler bütünüyle gerçek dışı değildir; fakat çoğu zaman eksiktir. İnsanın kendisi ve içinde yaşadığı toplum söz konusu olduğunda kötü olanı yadsıması anlaşılabilir bir eğilimdir. Ne var ki bu yadsıma, kötülüğün önünü de açabilir. Çünkü görülmeyen, adı konulmayan, eleştirilmeyen kötülük, toplumsal hayatın içinde daha kolay yer bulur.
Bir toplumun kendisini iyi bilmesi, onu iyi yapmaya yetmez. İyilik, yalnızca kendimiz hakkında taşıdığımız bir düşünce değil, başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerde sınanan bir davranıştır. Adalet de yalnızca güzel sözlerle korunmaz. Bir insanın hakkı çiğnendiğinde, o hakkı koruyacak kurumların ve insanların bulunmasını gerektirir. Özgürlük, yalnızca onu sevenlerin değil, başkalarının özgürlüğünü de savunabilenlerin varlığıyla güçlenir.
Bu nedenle geçmişte kötülüklerin yaşanmış olduğunu kabul etmek, bugünkü kötülükleri olağanlaştırmak anlamına gelmez. Tam tersine, onların hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamanın ilk adımıdır. Bir toplum geçmişini bütünüyle masum gösterdiğinde, bugünün haksızlıklarını açıklamakta zorlanır. Çünkü kötülüğün nereden geldiğini bilmediği için onu yalnızca insanların bozulmasına, ahlakın kaybolmasına ya da çağın değişmesine bağlar. Oysa toplumsal hayatın içinde kötülüğü besleyen ilişkiler, kurumlar, çıkarlar ve alışkanlıklar da vardır.
Yolsuzluk ve kayırmacılık karşısındaki şaşkınlık da benzer bir tarihsel unutkanlık taşır. Kamu kaynaklarının belirli çevrelere aktarılması, siyasal yakınlıkların ekonomik ayrıcalığa dönüşmesi, devletle iş dünyası arasında karşılıklı çıkar ilişkilerinin kurulması yalnızca son yıllara özgü değildir. Cumhuriyet’in farklı dönemlerinde devlet ihaleleri, teşvikler, krediler, imtiyazlar ve özelleştirmeler çevresinde benzer tartışmalar yaşanmıştır. Ekonomik gücün siyasal kararlar üzerindeki etkisi, yönetimlerin değişmesiyle kendiliğinden ortadan kalkmamıştır. Değişen, çoğu zaman bu ilişkilerin aktörleri, yöntemleri ve ölçeği olmuştur.
Bir kamu görevlisinin yetkisini kişisel çıkar için kullanması elbette ahlaki bir sorundur. Ancak yolsuzluğu yalnızca kötü karakterli insanların varlığıyla açıklamak, onun hangi kurumlar ve çıkar ilişkileri içinde mümkün hale geldiğini görmeyi engeller. Denetimin zayıfladığı, kararların dar çevrelerde alındığı, kamu kaynaklarının dağıtımında saydamlığın ortadan kalktığı koşullarda kişisel çıkar ile kamusal yetki arasındaki sınırlar kolayca aşınabilir. Sorun yalnızca dürüst insanların yönetimde bulunup bulunmaması değil, dürüst olmayanların da denetlenebildiği bir düzenin kurulup kurulmadığıdır.
Toplumsal ahlakın yalnızca bireylerin vicdanında oluşmadığı burada daha açık görülür. İnsanlar hangi davranışların ödüllendirildiğini, hangilerinin cezalandırıldığını, hangi yollarla yükselmenin mümkün olduğunu gündelik yaşamın içinde öğrenir. Çalışarak geçinmenin giderek zorlaştığı, zenginliğin nasıl elde edildiğinin sorgulanmadığı, siyasal ve ekonomik gücün ayrıcalık sağladığı bir toplumda dürüstlük öğütleri ile yaşanan gerçeklik arasında derin bir uçurum oluşabilir. Çocuğa okulda doğruluk öğretilirken yetişkinlerin dünyasında kayırmacılığın başarıya dönüşmesi, yalnızca bireysel bir tutarsızlık değildir. Toplumsal ilişkilerin insanlara verdiği dersle söylenen sözlerin birbirinden ayrılmasıdır.
Bugün bir başkasının acısına kayıtsız kalınması karşısında duyulan şaşkınlık da geçmişte herkesin birbirinin acısını paylaştığı varsayımına dayanamaz. Yoksulluk, uzun yıllar boyunca çoğu zaman yoksulun kişisel başarısızlığı gibi görülmüştür. Çalışanların hak arayışları düzeni bozmakla suçlanmış, işsizler yeterince çabalamamakla itham edilmiş, evsizler ve sokakta yaşayan insanlar toplumsal hayatın kenarına itilmiştir. Yardımseverlik güçlü bir gelenek olarak varlığını sürdürürken yoksulluğu üreten koşulların sorgulanması aynı ölçüde yaygınlaşmamıştır. Birine sadaka vermekle onun yoksul kalmasına neden olan ilişkileri değiştirmek arasındaki fark çoğu zaman göz ardı edilmiştir.
Oysa merhamet, adaletin yerine geçemez. Bir insanın açlığını bir günlüğüne gidermek değerli olabilir; fakat o insanın neden sürekli başkalarının yardımına ihtiyaç duyduğunu sormadan yoksulluğu ortadan kaldırmak mümkün değildir. Toplumsal dayanışma, yalnızca iyi insanların kötü günlerde birbirlerine yardım etmesiyle sınırlı kaldığında, eşitsizlikleri yaratan düzenin devam etmesiyle de yan yana yaşayabilir.
Bugünün şaşkınlığında yeni olan hiçbir şey bulunmadığını söylemek de doğru olmaz. İletişim teknolojileri, toplumsal olayların görünürlüğünü geçmişle karşılaştırılamayacak ölçüde artırmıştır. Eskiden bir köyde, mahallede ya da işyerinde yaşanan olay dar bir çevrenin bilgisiyle sınırlı kalabilirken bugün birkaç dakika içinde milyonlarca insanın önüne düşebiliyor. Görüntüler tekrar tekrar izleniyor, olaylar birbirini izliyor, insanların karşılaştığı acı ve şiddet haberlerinin sayısı gündelik hayatın taşıyabileceğinden fazla hale gelebiliyor. Bu durum, kötülüğün mutlaka geçmiştekinden daha yaygın olduğunu kanıtlamaz; fakat insanların kötülükle karşılaşma biçiminin değiştiğini gösterir.
Üstelik bazı alanlarda gerçek bir ağırlaşma, bazılarında iyileşme, bazılarında ise yalnızca görünürlük artışı yaşanmış olabilir. Bütün toplumsal sorunları tek bir ahlaki çöküş anlatısına sığdırmak, bu farklılıkları ortadan kaldırır. Bir ülkede kadınların hak bilinci gelişirken kadınlara yönelik şiddet devam edebilir. Eğitim olanakları genişlerken eğitimde eşitsizlik sürebilir. Teknoloji ilerlerken çalışma koşulları bazı kesimler için ağırlaşabilir. Toplumsal değişim, bütün alanlarda aynı yönde ve aynı hızda ilerleyen düz bir çizgi değildir.
Belki de “Biz ne ara böyle olduk?” sorusunun en önemli yanı, toplumun kendisine ilişkin kurduğu hikâyeyle yaşadığı gerçeklik arasındaki uzaklığı açığa çıkarmasıdır. İnsanlar kendilerini çoğu zaman misafirperver, yardımsever, vicdanlı, mazlumdan yana ve adalet duygusu güçlü bir toplumun üyeleri olarak tanımlar. Bu özelliklerin gündelik yaşamda karşılıkları da vardır. Ancak hiçbir toplum yalnızca kendisi hakkında anlattığı güzel hikâyelerden oluşmaz. Aynı toplumun içinde acımasızlık, ayrımcılık, çıkarcılık ve şiddet de bulunabilir. Kendisine ilişkin olumlu anlatıyı sorgulanamaz bir hakikat haline getiren toplum, bu karanlık yanlarıyla yüzleşmekte zorlanır.
Bir başka güçlük de insanların haksızlığa karşı tutumlarının çoğu zaman haksızlığı kimin yaptığına ve kimin uğradığına göre değişmesidir. Kendi düşüncesinden bir insan haksızlığa uğradığında adalet isteyen biri, karşıt görüşten birinin aynı haksızlığa uğraması karşısında sessiz kalabilir. Kendi kimliğine yönelen aşağılamayı kabul edilemez bulan biri, başka bir kimliğe yöneltilen sözleri olağan karşılayabilir. Yakın çevresindeki yoksulluğa üzülen biri, hiç tanımadığı insanların yoksulluğunu onların çalışkanlığıyla açıklayabilir. Böylece adalet, herkes için geçerli bir ilke olmaktan çıkarak yakınlık ve aidiyet ilişkilerine göre değişen bir beklentiye dönüşür.
Oysa bir haksızlığın haksızlık olması, onu yapanın kimliğine ya da mağdurun hangi topluluktan olduğuna bağlı değildir. Bir çocuğun yaşamı, ailesinin yoksulluğuna; bir kadının özgürlüğü, toplumun geleneklerine; bir insanın düşünce hakkı, savunduğu görüşün çoğunluk tarafından benimsenmesine göre değer kazanmaz. Ahlaki bir ilkenin gerçek sınavı, onu kendi çıkarlarımıza ve yakınlıklarımıza aykırı düştüğünde de savunabilmektir.
Asıl tehlike, geçmişin kötülüklerini hatırlamak değil, onları değişmez insan doğasının sonuçları olarak kabul etmektir. İnsanların bencil, acımasız ya da çıkarcı davranışlar gösterebilmesi, bütün toplumsal ilişkilerin zorunlu olarak bu özellikler üzerine kurulması gerektiği anlamına gelmez. İnsan davranışları, içinde yaşanılan koşullardan, öğrenilen değerlerden, ekonomik zorunluluklardan, siyasal kurumlardan ve toplumsal ilişkilerden etkilenir. Bunlar değişebildiğine göre, insanın başkalarıyla kurduğu ilişki de değişebilir. Ancak değişim, yalnızca insanlara daha iyi olmalarını öğütlemekle gerçekleşmez. Haksızlığı mümkün kılan koşulların da dönüştürülmesi gerekir.
Bir kadın öldürüldüğünde yalnızca failin acımasızlığını değil, kadının korunmasını sağlayamayan mekanizmaları da sorgulamak; bir çocuk çalışırken öldüğünde yalnızca işverenin sorumluluğunu değil, çocuğu çalışmak zorunda bırakan yoksulluğu da görmek; bir işçi iş cinayetinde yaşamını yitirdiğinde yalnızca alınmayan güvenlik önlemlerini değil, üretim maliyetinin insan hayatının önüne geçirilmesini de tartışmak gerekir. Bir insan kimliğinden dolayı hedef alındığında yalnızca saldırganı değil, o düşmanlığı besleyen siyasal ve kültürel ilişkileri de incelemek gerekir. Ahlaki tepki, ancak bu sorularla birleştiğinde toplumsal bir anlam kazanır.
Belki de insanların her felaketten sonra aynı cümleye sığınmasının nedeni, geçmişte gerçekten daha iyi bir toplum yaşamış olmalarından çok, yaşadıkları toplumun karanlık yanlarını uzun süre görmeden yaşayabilmiş olmalarıdır. Her insan, dünyanın ancak kendi karşılaştığı bölümünü doğrudan deneyimler. Bir mahallede güven içinde büyüyen çocuk, başka bir mahallede korkuyla büyüyen çocuğun hayatını bilmeyebilir. Bir ailenin kızına tanıdığı özgürlük, başka bir ailenin kızının uğradığı baskıyı ortadan kaldırmaz. Bir insanın karşılaşmadığı haksızlık, başka birinin bütün hayatını belirlemiş olabilir.
Bu yüzden toplumsal hafıza yalnızca hatırlananlardan değil, unutulanlardan da oluşur. Daha doğrusu, kimin acısının hatırlanmaya değer görüldüğü, kimin acısının gündelik hayatın olağan bir parçası sayıldığı da hafızanın niteliğini belirler. Tarih kitaplarında yer almayan işçilerin, adı bilinmeyen kadınların, çocuk yaşta çalıştırılanların, köylerinden koparılanların, kimliklerini gizlemek zorunda kalanların hayatları, toplumun kendisi hakkında anlattığı büyük hikâyelerin dışında kalabilir. Sonra benzer olaylar bugünün ekranlarına düştüğünde, sanki daha önce hiç yaşanmamış gibi şaşkınlıkla karşılanır.
Oysa toplumların gerçek geçmişi yalnızca büyük devlet adamlarının, savaşların, seçimlerin ve siyasal dönüm noktalarının tarihi değildir. Bir evin kapısı ardında susturulan kadının, fabrikada parmaklarını kaybeden çocuğun, toprağından koparılan köylünün, inancı yüzünden dışlanan insanın, düşüncesi nedeniyle hapsedilen yazarın tarihi de aynı geçmişin içindedir. Bu hayatlar görülmeden toplumun ne olduğu da neye dönüştüğü de anlaşılamaz.
“Biz ne ara böyle olduk?” sorusu, bütün bu nedenle, masum bir şaşkınlık ifadesi olmanın ötesinde, geçmişle yüzleşmekten kaçınmanın da bir yolu haline gelebilir. Çünkü insan, kötülüğün yeni başladığını düşündüğünde kendisini onun tarihsel sorumluluğundan uzak tutabilir. Dün her şeyin daha iyi olduğuna inanmak, dün yaşananlar karşısında kimlerin sustuğunu, kimlerin yararlandığını, kimlerin direndiğini sorma gereğini azaltır.
Bununla birlikte şaşkınlığı bütünüyle küçümsemek de doğru olmaz. İnsanların kötülük karşısında hâlâ şaşırabiliyor olması, onu bütünüyle normalleştirmediklerini de gösterebilir. Bir çocuğun ölümüne alışmamak, bir kadının öldürülmesini olağan karşılamamak, bir insanın aşağılanmasına öfkelenmek, vicdanın canlı kaldığını gösteren tepkilerdir. Sorun şaşırmakta değil, şaşkınlığın düşünmenin yerini almasındadır. Her olayın ardından aynı soruyu sorup sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmek, kötülüğün nedenlerini anlamayı da değiştirmeyi de zorlaştırır.
Belki artık o ezberlenmiş sorunun sözcüklerini değiştirmek gerekir.
“Biz ne ara böyle olduk?” demek yerine, “Biz bütün bunlar yaşanırken neredeydik?” diye sormak daha anlamlı olabilir. 6-7 Eylül’de komşularımızın evleri yağmalanırken, 12 Mart’ta gençler idam edilirken, 12 Eylül’de insanlar işkence görürken, kadınlar evlerinde şiddete uğrarken, çocuklar çalıştırılırken, işçiler madenlerde ve fabrikalarda yaşamlarını yitirirken toplumun hangi kesimleri ne yaptı? Kimler karşı çıktı, kimler sessiz kaldı, kimler destekledi, kimler bu düzenin sağladığı ayrıcalıklardan yararlandı?
Ancak bu soruyu sormak da tek başına yeterli değildir. Çünkü geçmişi anlamak, bugünün sorumluluğundan kurtulmak için değil, o sorumluluğu daha bilinçli biçimde üstlenebilmek için gereklidir. İnsanlık tarihi boyunca iyilikle kötülüğün birlikte var olduğunu kabul etmek, kötülüğün sonsuza kadar aynı biçimde süreceğini kabul etmek anlamına gelmez. Kötülük insanın ve toplumun hayatında yeniden ortaya çıkabilir; fakat ona karşı verilen tepkinin niteliği, kötülüğün ne kadar yayılabileceğini ve ne ölçüde sınırlandırılabileceğini etkiler.
Bir haksızlık karşısında şaşırmak, üzülmek, öfkelenmek insanidir. Fakat bütün bunlar, insanı harekete geçirmediğinde kısa süre sonra başka bir haberin içinde kaybolabilir. Oysa haksızlığın önüne geçebilmek, kimi zaman ses çıkarmayı, kimi zaman dayanışmayı, kimi zaman örgütlenmeyi, kimi zaman da doğrudan sorumluluk üstlenmeyi gerektirir. Gerektiğinde sokağa çıkmak, barışçıl biçimde protesto etmek, hak arayanların yanında durmak, haksızlığa uğrayanların yalnız bırakılmamasını sağlamak, toplumsal hayatın edilgen bir seyircisi olmaktan çıkmanın yollarıdır.
Bir toplumun ahlaki gelişimi, kötülüğün hiç yaşanmamasıyla ölçülemez. Böyle bir toplum tarihin hiçbir döneminde var olmamıştır. Daha anlamlı olan, kötülük karşısında insanların nasıl davrandığıdır. Haksızlığı görmezden gelen bir toplumla ona karşı ses çıkaran bir toplum aynı değildir. Güçsüzün uğradığı şiddeti olağan karşılayan bir toplumla onu korumak için kurumlar ve dayanışma ilişkileri geliştiren bir toplum aynı değildir. İnsanların düşüncelerinden dolayı cezalandırılmasına sessiz kalan bir toplumla düşünce özgürlüğünü herkes için savunan bir toplum aynı değildir.
İyilikle kötülüğün birlikte varlığını kabul etmek, insanın özgürleşme olanağını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, iyiliğin kendiliğinden egemen olmayacağını, onun için çaba göstermek gerektiğini hatırlatır. Adalet, yalnızca güzel bir düşünce olarak kaldığında insanların hayatını değiştirmez. Özgürlük, yalnızca kitaplarda savunulduğunda insanların korkularını ortadan kaldırmaz. Dayanışma, yalnızca geçmişin güzel anıları arasında yaşadığında bugünün yalnızlığını gidermez. Bütün bu değerler, insanların gündelik ilişkilerinde, kurumlarında, ortak mücadelelerinde ve birbirlerine karşı üstlendikleri sorumluluklarda gerçeklik kazanır.
Bu nedenle geçmişi bütünüyle iyi, bugünü bütünüyle kötü olarak anlatmak, insanı edilgen bir özleme mahkûm eder. Eğer bir zamanlar her şey daha iyiyse, yapılabilecek tek şey o günlere dönmeyi istemektir. Oysa geçmişte hiç var olmamış bir adalet düzenine geri dönülemez. Yapılabilecek olan, geçmişin kazanımlarını koruyarak eksik bırakılmış özgürlükleri genişletmek, süregelen eşitsizlikleri değiştirmek ve insanların birbirlerinin hayatı üzerinde kurdukları tahakkümü azaltmaktır.
Türkiye bir sabah uyanıp bugünkü bütün kötülükleriyle karşılaşmadı. Bugün görülen pek çok acımasızlığın kökleri, kuşaklar boyunca yeniden üretilen toplumsal ilişkilerin içinde bulunuyor. Fakat bu, her dönemin aynı olduğu, hiçbir şeyin değişmediği ya da bugünkü sorumlulukların geçmişe yüklenerek hafifletilebileceği anlamına gelmiyor. Her kuşak, devraldığı dünyanın hem olanaklarını hem de haksızlıklarını yeniden değerlendirir; bazılarını sürdürür, bazılarına karşı çıkar, bazılarını değiştirebilir.
Belki de insanın gerçek ahlaki sorumluluğu burada başlar. Kendisine miras bırakılan dünyanın kötülüklerini yalnızca başkalarının işlediği günahlar olarak görmekten vazgeçtiğinde; kendi yaşamının, tercihleriyle ve sessizlikleriyle o dünyanın bir parçası olduğunu kabul ettiğinde.
O zaman “Biz ne ara böyle olduk?” sorusu da başka bir anlam kazanır. Geçmişte ne kadar iyi olduğumuzu hatırlamaya çalışan bir yakınma olmaktan çıkar, bugün nasıl bir toplumda yaşadığımızı ve nasıl bir toplum kurmak istediğimizi sorgulayan bir düşünceye dönüşür.
Fakat belki artık şaşırmanın ötesine geçmek gerekir. Çünkü kötülük karşısında sürekli şaşırmak, bir süre sonra kötülüğe alışmanın başka bir biçimine dönüşebilir. İnsan her defasında aynı soruyu sorup aynı edilgenliğe geri döndüğünde, vicdanını rahatlatmış ama hayatın akışını değiştirmemiş olur.
Oysa bazen bir toplumun ihtiyacı olan şey, geçmişte ne kadar iyi olduğunu anlatmak değil, bugün yaşananlara artık katlanmayacağını söyleyebilmektir.
Bir kadın öldürüldüğünde, bir çocuk çalışırken yaşamını yitirdiğinde, bir işçi korunmadığı için öldüğünde, bir insan düşüncesinden dolayı cezalandırıldığında, bir yurttaş kimliği nedeniyle aşağılandığında, bir orman ya da dere çıkar uğruna yok edildiğinde yalnızca “Biz ne ara böyle olduk?” diye sormak yerine, “Yeter!” diyebilmek gerekir.
Bu söz, tek başına bütün kötülükleri ortadan kaldırmaz. Fakat insanın seyirci olmaktan çıkmasının başlangıcı olabilir. Çünkü haksızlığa karşı çıkmak, yalnızca haksızlığa uğrayanın görevi değildir. Bir toplumun ortak hayatı, insanların birbirlerinin haklarını da koruyabildiği ölçüde özgürleşir.
Geçmişin bütünüyle masum olmadığını kabul etmek, geleceğin de aynı kötülüklerle yaşanmak zorunda olduğu anlamına gelmez. İnsanlık tarihi boyunca iyilikle kötülük birlikte var olmuş, büyük düşünceler ve inançlar bu karşıtlığı aşmaya çalışmış, insanlar kimi zaman birbirlerine zulmetmiş, kimi zaman da birbirlerini korumak için kendi hayatlarını tehlikeye atmıştır. Bu tarih bize yalnızca insanın ne kadar acımasız olabildiğini değil, başka türlü davranabilme olanağını da gösterir.
Belki de asıl mesele, bir zamanlar sahip olduğumuz varsayılan masumiyeti geri kazanmak değildir. Mesele, geçmişte de bugün de eksik kalan adaleti, özgürlüğü ve insan onurunu herkes için geçerli kılabilecek bir yaşamı kurabilmektir.
Bunun yolu da kötülüğü görmemekten, onu geçmişin dışına itmekten ya da her defasında ilk kez karşılaşıyormuş gibi şaşırmaktan geçmez. Onu tanımaktan, nedenlerini anlamaktan, karşısında durmaktan ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alarak sorumluluk üstlenmekten geçer.
Çünkü insanı yalnızca yaptığı iyilikler değil, gördüğü kötülük karşısında ne yaptığı da anlatır.
Ve belki bir gün, bir başka haksızlığın ardından aynı şaşkınlıkla birbirimize bakmak yerine, daha önce neden sustuğumuzu hatırlayarak birlikte ayağa kalkabiliriz.
Tarihsel ve toplumsal başvuru kaynakları
- Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi, 12 Mart dönemi idam kararlarına ilişkin yasama kayıtları.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu (2012).
- Türkiye İnsan Hakları Vakfı, işkence ve kötü muameleye ilişkin raporlar.
- İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, iş cinayetleri ve çocuk işçiliği raporları.
- Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, yıllık raporlar.
- TÜİK, gelir dağılımı ve yoksulluk istatistikleri.





















